Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu [1]

Direnişi merkeze alan bu sempozyumda psikanalizin sanatla olan buluşması konusunda katkımı isteyen Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji Bölümüne teşekkürlerimi iletirim.

Konuşmama başlamadan önce sunumumu tetikleyen bir bağlamdan söz etmek isterim. Gezi Direnişi sırasında İtalyan psikanalist Laura Montani Türkiye’deki psikanalistlerle bağlantıya geçerek bizlere ne yaşadığımızı, nasıl yaşadığımızı anlatan mektuplar yazmamızı önerdi. Mektuplarımızı da kendi web sitelerinde yayımlayacaklarını ilave ederek bizlere birkaç düşünme girizgâhı önerdiler. Bu yazışmanın ayrıntılarını ve akabinde ortaya çıkan Gezi’nin Psikanalizi adlı metnimi bu adresten takip edebilirsiniz. Laura Montani’ye yazdığım cevabi mektup direnişin ortasında, gaz fişekleri sadece ortalıkta patlarken değil artık evlerimize ve zihinlerimize de girdiği zamana denk geliyor. Dumanlar arasında bulanıklaşan düşünme yeteneğimi yeniden sağlamlaştıran bu yazışma deneyimimde Winnicott’ı ziyaret ettim. Winnicott’ın tarif ettiği öznelleşme ve bir anlamda kişinin kendisi olması hareketini Gezi Gençliğinde tespit ettim. Şimdiki sunumum da işte bu tespitin devamı olacak.

ws4

Sunumumu insan doğası ile ilgili bir soru ile bir insan nasıl kendisi olur diye bir soruyla açmak istiyorum. Bu söylediğim şeyi felsefi boyutta incelemek değil amacım tahmin edebileceğiniz gibi; psikanalizin uygulamada bize gösterdiği yerden hareket ediyorum pek tabii. Bu sorunun bir insanın kendisi olması sorusunun direnişle nasıl bir ilgisi var diye sorabilirsiniz? Hatta sorunuzu direnişin toplumsal başkaldırıya kadar varan bir karşı koyma, toplumsal bir muhalefet olduğunu da ileri sürerek daha da derinleştirebilirsiniz. Yanıt olarak toplumların da, toplulukların da kimi durumlarda bir insan gibi tek vücut haline geldiği, kendi kimliklerini bu coşkulu bir arada olma halinden oluşturduklarını ve tarihsel bir süreci başlattıklarını ileri sürebilirim. Toplum ve bireyi yan yana getirerek ve aralarında bir analoji kurmakla başlayabiliriz. Freud da zaten kitle ruhunu mercek altına aldığı zaman, bir lidere tapınan bir topluluktan söz ettiği zaman hipnoz altındaki bir bireyin psikolojisiyle analoji kurmuş, ve bireyin yaşamında ötekinin öneminin altını çizdiği zaman da şöyle demiştir: “Bireyin ruhsal yaşamında öteki her zaman model, nesne, destek ve rakip olarak idrak edilmektedir; böylece bireysel psikoloji daha en başından itibaren, aynı zamanda, terimin genel anlamında ama tüm haklılığıyla (tarafımızca altı çizilen) sosyal psikolojidir[2].  Toplumsal direnişler de biraz önce vurguladığım gibi bir tarihsel kimlik yarattıkları gibi bireysel hayatlardaki direnişler de kimliğimizin en derin katmanlarını harekete geçirir ve bireyin kendisi olması yolundaki süreçleri bize gösterir.

Yeniden başlangıçtaki soruma geri dönüyorum: bir insan nasıl kendisi olur? Bir insan nasıl kendisi olur ve başka, yabancı biri olmaz sorusu psikopatolojinin en temel sorularından biridir ve farklı kuramcılar benliğin gelişimiyle ilgili çok farklı ve çeşitli yanıtlar vermiştir. Bu kuramcılardan D.W.Winnicott kuramında diğer kuramcılardan çok farklı ve özgün bir kendilik kavramı geliştirmiş bu kendiliği daha sonra hakiki kendilik ve düzmece kendilik kavramlarıyla zenginleştirmiştir. İşte size özgürlük ve direniş mefhumlarını içinde barındıran Winnicott’ın kendilik kavramı aracılığıyla, bir insanın nasıl kendisi olur sorusunu yanıtlamaya çalışacağım. Kendilik kavramı özgürlük ve direniş gibi psikanalize doğrudan ait olmayan kavramlara bir yer yurt sağladığı gibi onları somut olarak görmemizi de sağlar. BU kendisi olmak meselesini de sanatsal bir yapıtta N.B. Ceylan’ın ödül kazanan son filmi Kış Uykusu’nda mercek altına almayı öneriyorum.

Özgürlük ve direniş kavramları psikanalizin kavramsal boyutunda, metapsikolojisinde mevcut değillerdir; mamafih bu iki kavram dolaylı da olsa psikanalizin hem pratiğinde hem de temel prensiplerinin merkezindedir. Özgür olma meselesi, nevrozluların belirtileriyle kendi kısıtlı ve anlam dışı dünyalarına hapsolmaları Freud için daha başlangıçtan beri başlı başına bir araştırma konusuydu. Histeri Üzerine Çalışmalar adlı kitabıyla Freud psikanalizin temellerini atmış, histeriden muzdarip kadınların sessiz çığlıklarına anlam vermiştir[3]. Histerik Freud’a göre anılarından, duyumsadığı anılarından ötürü acı çekmektedir. Duyu organları üzerinden simgesel yolla, konversiyonlarla ifade edilen bu sessiz çığlıklar aynı zamanda zamanın kadınları kıstırdığı dar alandaki kendilerini ifade edememelerinin bir tezahürüydü, bir başkaldırısıydı, bir direniş biçimiydi, bir protestosuydu denilebilir. Örneğin Anna.O vakasında çok parlak zekalı ve yaratıcı bir şahsiyete sahip genç bir kızın anne-baba üçgeninde ve 19. Yüzyıl sonu Viyana’sının kadını konumlandırdığı yerde  hapsolduğu, hasta babasının bakımına kendisini vakfettiği (ama bir anlamda da toplumsal gerçeklik açısından buna mecbur kılındığı) ve belirtileri sayesinde bir tür hayal alemine kaçtığına şahit oluruz. Belirtileri sayesinde Anna O. Joseph Breuer ile sonradan baca temizliği adını vereceği bir konuşma tedavisini, hapsolduğu aile çemberinin dışına çıkmak için kullanır. Bu onun hastalığa karşı direnme biçimidir, bir başkaldırıdır aslında.

ws3

Direniş ve direnç psikanalizin kuramsal alanında, metapsikolojisinde tabii farklı bir anlam da içerir. Freud öncelikle direnç kavramını ileri sürerken kastettiği hastaların analiste karşı, ya da analiz tedavisine karşı ki bu 2 unsur bazen ayrı ayrı da ele alınmalıdır-, gösterdikleri dirençtir, karşı koymadır. Bu karşı koyma her ne kadar olumsuz bir tepki olarak anlaşılsa da ilk bakışta, hastanın kişiliğinin gelişmiş olduğunu, tedavinin amacının neye tekabül ettiğini bilinçdışı olarak da sezinlediğini ve değişime hazır olmadığını bize anlatır. Hiç direnç olmasaydı zaten psikanaliz de yapamazdık. Mamafih direncin bir başka boyutu da var ki ünlü Britanyalı psikanalist D.W.Winnicott bunu farklı bağlamlarda şöyle ifade ediyor. Diyor ki eğer hasta şiddetle analitik çalışmaya karşı çıkıyorsa burada sorunu sadece analizanda aramayı bırakalım biraz da çerçeveyle, yani çalışmanın yapıldığı ortamla ilgilenelim. Winnicott’ın bu tarihi önermesi, psikanalizin uygulamada ciddi bir dönüşüm sağlamış ve psikanalitik ortam, psikanalitik dinleme ve yorumlama biçimi, analistin müdahaleleri, çerçevenin getirdiği kısıtlamaların boyutu, nicelik ve nitelikleri yeniden sorgulamaya tabi tutulmuştur. Ve şöyle bir sonuca varmıştır Winnicott eğer bir yorum hasta tarafından kabullenilmiyorsa ya da en azından dikkate alınmıyorsa, bir kenarda bırakılıyorsa bu yorum hastanın hakiki kendiliğiyle bağlantı kuramamıştır. Ona ulaşamamıştır. Bu ne demek? Hakiki kendilik ne demek? Neden ona ulaşmak bu kadar önemli? Bu kavramı hem Winnicott’ın kuramı içinden hem de N.B.Ceylan’ın ödüllü filminin üzerinden ele alacağım. Neden bu film diye sorulacak olursa, yanıtım şöyle olacak. Film içinde benim açımdan en bariz tema özgürlük ve tutsaklık öyle ki tüm karakterlerin içinde tutsak oldukları bir mesele var.  Özgürlük ve tutsaklık temaları filmin boydan boya üzerinde yol aldığı kırmız bir iplik gibi. Karakterlerin iç dünyasını mercek altına alan, uzun diyaloglarıyla ruhsal hayatları bir dantel gibi işleyen bu filmde karakterler sadece tutsaklıklarını anlatmıyorlar, aynı zamanda mutsuzlukları, hoşnutsuzlukları üzerinden dolaylı olarak, özgürlük arayışlarını da ifade ediyorlar. Karakterlerin bir değişim istediklerini hissediyoruz;  kapalı mekânların içinden yükselen kesif can sıkıntısını neredeyse somut bir şekilde görüyoruz. Bir de filmin sonunda ciddi bir ruhsal değişime de tanık oluyoruz, özellikle de başkarakter Aydın Bey’in iç dünyasında. Bu bir patlama anı olarak düşünülebilir, özgürleşme talebinin dayattığı ruhsal değişimin ön plana çıkması olarak da yorumlanabilir. Ben bu değişimi hakiki kendiliğin tıpkı filmin adında olduğu gibi, uzun bir uykudan sonra, kendini ifade etmesi olarak görüyorum.

Ama önce tabii Winnicott’ın yapıtını boydan boya derinden işleyen bu hakiki kendilik kavramına ve tabii bu kavramın bize doğrudan işaret ettiği özgürlük kavramına, Winnicott’ın diline tercime edersek, spontaneite, ya da kendiliğindenlik kavramına bakmakta fayda var. Bu kavramları “Özgürlüğe Adanmış Psikanalitik Bir Yaşam”[4] olarak tarif ettiğim Winnicott’ın yapıtının merkezinde görmek mümkün.

Nedir hakiki kendilik ya da Winnicott’ın yapıtında true self şeklinde anılan bu kavram neye tekabül eder?  Öncelikle bu kavramı benlik kavramından (the ego) ayırmak lazım her ne kadar yapıtın tümünde sık sık karışıklığa yol açan ifadeler bulunsa da. Kendilik veya self kavramı öncelikle kişinin öznel olarak ne şekilde kendini hissetmesiyle belirlenir. Eğer kişi kendini gerçek hissediyorsa işte o zaman self, ya da kendilik kişinin yaşamının merkezindedir. Şimdi diyebilirsiniz ki psikotik çözülme durumları hariç, disosiyatif durumlar hariç ortalama her birey kendini gerçek hisseder. Tabii Winnicott’ın düşüncesinde bu gerçeklik duygusu, bireyin kendini canlı hissetmesi meselesi o kadar basit değil. Hatta bu duyguya sahip olabilmek için ruhsallığın kat ettiği bir dizi merhale var. Freud bu konuyu fazla irdelememişti. Freud’a göre benlik başlangıçta bedenin yolladığı sinyallerin, duyu organlarımızın bize yolladığı sinyallerle oluşuyordu. Ruhsallık başta duyu organlarının memeyle kurduğu ilk ilişkide, memenin ortadan kaybolmasıyla oluşuyordu. Memenin yokluğuyla karşılaşan bebek bu algısını, olmayan meme algısını bir sanrıya dönüştürüyordu. Memeyi beklerken bebek memeyi hallüsine ederek kendini kısa zaman dilimleri içinde teselli ediyordu. Ruhsal hayatın ilk adımları orada başlıyordu. Yani ruhsal hayat öncelikle sanrı temelinde bir tür hayal kurmakla başlıyordu. Bebek gözlemleri, onların mesela uykuda iken ağızlarını şapırttıklarını, bazen gülümsediklerini bize açık bir şekilde, erişkinlerin hayranlıkla izlediği bir manzaraya tanık eder. Söylemek istediğim şey Freud’un başlangıçta hayal kurmanın ruhsal hayat için vazgeçilmez bir evre olduğunu vurgulamasıdır. Oysa Winnicott bu sanrı ile başlayan ruhsal hayatın daha öncesine de ilgi duyar ve ona göre ruhsal hayattaki başlangıç hayal kurmakla değil o hayali yaratabilmekten geçer. Hayal kurmak öyle kolay bir şey değildir. Bunu hastalarımızda çok sık gözlemleme imkânına sahibiz. Kimi hastalar düz bir gerçekliğe yapışık yaşarlar, güncelden sıyrılamazlar. Örneğin bir film izlemek, bir roman okumak, ya da en basitinden bir espri yapmak, ya da bir espriyi anlamak onlar için zahmetli işlerdir ve bütün bu hayatımıza renk katan ve bizlere, Winnicott’ın deyimiyle, yaşamı yaşamaya değer olduğunu hissettiren etkinlikler onlar için ulaşılmaz olduğu kadar, zevk vermez. Bu kişiler yaşamın anlamsız olduğunu hissetmektedirler ve yapıp ettikleri edimlerde kendilerini gerçek hissetmemektedirler. Hissettikleri yapıp ettikleri şeylerin onlara dayatıldığı, dışarıdan dayatıldığıdır. Bu bir tür tutsaklık duygusunu da beraberinde getirir. Kişi yapıp ettiklerinde kendini özgür hissetmemektedir. Bu duygu bazen tüm yaşamına yayılır ki birazdan ele alacağım Nuri Bilge Ceylan’ın Kış Uykusu filminde bu anlamsızlık, bir işe yaramama duygusu barizdir; filmde yaşamın yaşamaya değer olup olmadığı sorusu bir alt metin olarak karşımıza çıkmaktadır.

Tekrar hakiki kendilik kavramına dönecek olursam, bu hakikiliği, bu kendini canlı ve gerçek hissetmeyi sağlayacak olan nedir diye sorabilirsiniz. İşte Winnicott burada çok net bir şekilde anne-bebek ilişkisindeki armoniye gönderme yapar ve annenin bebeğin kendiliğinden gelişen edimlerine uygun yanıtlar vermesinin elzem olduğunu ileri sürer. Diyeceksiniz ki Freud da anne-bebek ilişkisinden söz ediyordu, fark eden nedir? Fark şurada ve çok önemli olduğunu vurgulamalıyım. Freud’un annesi bebeğin imgelemindeki annedir daha doğrusu gerçek annenin bebeğin iç dünyasındaki resmidir. Bu imgesel anne bebeğin yoklukla mücadele etmesinde bir basamak olarak kullanılacak ve ruhsal yaşamın temelini atacaktır. Oysa Winnicott başlangıçta gerçek anneden, bakım veren anneden söz etmektedir.

Şimdi Winnicott açısından bu başlangıçtaki ruhsal hayattan söz etmeliyim zira hakiki kendilik başlangıçta annenin ruhsallığından başlar ve bebeğin ihtiyaçlarına uygun zamanda, uygun bir şekilde yanıtlayan Winnicott’ın yeterince iyi anne bebeğin ihtiyaçlarını başlangıçta yüzde yüz karşılayarak bir yanılsama alanı oluşturur. Bu alan bebek için hem yanılsamanın hem de yaratıcılığın alanıdır. Şöyle ki örneğin bebek her acıktığında, anne memeyi tam zamanında yetiştirdiği zaman bebek şöyle bir yanılsamaya kapılır: memeyi kendi yaratmıştır; meme kendi yaratıcılığının eseridir. Bebek kendisine dışarıdan gelen uyarımları kendi bedeninden geliyormuşçasına algılar. Anne bebeğin bu tümgüçlü yanılsamasını, megalomanisini bozmaz ve bebeğin spontane taleplerine yerinde ve uygun bir şekilde yanıt vererek bu yanılsamanın devamlılığını sağlar. İşte bu yanılsamanın doğduğu alana Winnicott potansiyel alan adını verir. Bu alanda bebek kendi yaratıcılığını ortaya çıkardığı gibi gerçeklikle kuracağı ilk ilişkileri deneyimler. Tabii en önemlisi yeniden hakiki kendilik konumuza dönecek olursam, en önemlisi işte bebek o yaratıcılık denilen anda, bebeğin bir şeyleri kendisinin yarattığına dair inancıyla, kendini canlı hisseder, yaşamakta olduğunu hisseder, var olduğunu hisseder. İşte bu modelden hareketle, yani var olduğunu yaratıcılık çerçevesinde “anlayan”, yaşantılayan, deneyimleyen bebek ilk kendilik parçalarını oluşturur. Öznelleşme deneyiminin ilk adımlarıdır bunlar. Bu oluşumda annenin katkısı büyüktür ama bebek açısından bütün bu olup bitenlerin mimarı kendisidir, yani öznesidir. Anne bebeğin yanılsamasını bozmaz, bozmaması gereklidir zira bebeğin ilk aylardaki ihtiyaçları, acil ve gerekli olup muntazaman yerine getirilmelidir. Somut olarak anne bebeğin ritmine ayak uydurur, örneğin bebeğin uykusu geldiğinde o uykunun iyi koşullarda gerçekleşmesi için uygun ortamı hazırlar. Bebeğin karnı acıktıysa beslenmesini fazla vakit kaybetmeden yapar. Tabii bütün bunları mekanik olarak yapmaz, bebeğiyle, konuşur, şarkı ya da ninni söyler, bebeğini temizlerken, değiştirirken, ya da banyo aldırırken konuşur, okşar. Tabii burada varsayımsal ama gerçekliğe çok yakın, Winnicott’ın yeterince iyi anne diye tanımladığı bir anneyi göz önünde bulunduruyoruz. Tüm bu annenin yerinde ve uygun edimleri bebeğin aldığı hazları kendisinin yarattığına dair ve özellikle de kendisinin böyle “sihirli“ şeyler yapabileceğine dair inancını perçinleştirir ve daha ileride de gerçekleştireceği yaratıcı edimlerin mümkün olabileceğine dair bir umudun tohumlarını da yerleştirir. İşte bu umut Winnicott’ın insan doğasında tespit ettiği, hayatın yaşanmaya değer olduğunu hissettiren temel unsurdur ve hakiki kendilik işte böyle canlı olmanın, özne olmakla buluştuğu yerde yaşama doğar. Bir başka deyişle, dünyaya doğmak ve ruhsal bir yaşama sahip olmak sadece bebeğin annenin yokluğuyla baş edip onu sanrısal bir biçimde var etmesiyle değil, aynı zamanda o var edişteki yaratıcılığın öznesi olmaktan da geçer. Öznelleşme süreci tabii ikinci bir operasyonu daha gerektirir. Özne olmak için kendiliğin oluşması gereklidir ama yeterli değildir. Bir öznenin olabilmesi için bir nesne de gereklidir. Winnicott burada işte nesnenin bir diğer başat önemini vurgular, tıpkı annenin ilk bakım verme sürecindeki başat önemini vurguladığı gibi ve der ki bebek potansiyel alanda tümgüçlülüğünü ve yaratıcılığını serbestçe deneyimlerken (tabii bu serbestliği spontaneliği sağlayan bir anneyi varsayıyoruz bu durumda; bu anne örneğin bebeğin oyuncaklarını fırlatıp atmasına ses çıkarmayacak, onları alıp geri getirecek, oyuncakları aynen muhafaza edecek, kirli ya da eski diye bebeğin çok bağlandığı bir oyuncağı mesela atmayacak ya da koklamayı sevdiği bir ayıcığını hemen yıkamayacak) birincil zalimliğini de serbestçe sergiler. Yani bu yaratıcılık süreci bebek açısından masum edimlerden mütevellit değildir. İçinde zalimliği de barındırır. İşte bu zalimlikle kol kola giren yaratıcılık anneye karşı da zalimdir. Zira anne de bebek açısından çevresindeki üzerinde zalim yaratıcılığını deneyimlediği diğer nesnelerden farksızdır. İşte burada Winnicott çok önemli bir tespitte bulunur ve nesne ile kurulan ilişki ile nesnenin kullanılması arasındaki farkın altını çizer. Nesne ile kurulan ilişki nesnenin yok edilmesiyle kurulur. Bu ilk bakışta paradoksal görünebilir ama nesnenin dışardalığının, bebeğin dünyasının dışında olan varlığının en güzel ispatı onun yok edilmesidir şeklinde bir bakış açısı vardır burada ve çok basittir. Dışarıda bir nesne varsa bu demektir ki artık onunla ilişki kurulabilir. Nesnenin kullanımı bu aşamada devreye girer, zira nesneyi kullanmak için önce onun varlığı gereklidir. Nesne yok edildikten sonra kullanıma hazır hale gelebilir, ama tabii nesne bu yok edilmenin akabinde hayatta kalabilmeyi becerebilmişse. Annenin bebeğin saldırılarına karşı direnmesi, o saldırılara rağmen hayatta kalması bebeğe düşlemle gerçeklik arasındaki farkı gösterir. Bu ne demek? Bebek düşlemsel anneyi öldürmüştür, ama anne zarar görmemiş, hırpalanmamış varlığıyla kaldığı yerden devam ederse bebek düşlemsel boyuttaki annesi ile gerçek bakım veren annesi arasındaki farkı daha net olarak sezinlemeye başlar.

Şimdiye kadar kendiliğin oluşmasında annenin bebeğin spontane hareketlerine uygun yanıt vererek bir yanılsama alanının oluşmasına katkısını, bebeğin edimlerinin merkezinde kendi yaratıcılığını görerek bir kendilik mefhumunu inşa etmesini ve daha sonra kendisinin yarattığına inandığı anneyi öldürerek ve onun canlı kaldığına müşahede ederek annenin nesnelliğini ve dışardalığını keşfettiğini gördük. Bu demektir ki aynı zamanda bebeğin gerçeklik ilkesiyle de yakından tanışmaya başladığına şahit olduk.

Ama bir de annenin bebeğe karşı uygun olmayan yanıtları da var. Annenin bebeğe uygun olmayan yanıtlarından self, yani çekirdek kendilik var olmaya devam edebilmek ve anneyle bağını koparmamak adına verilen uygunsuz yanıtlara kendini uyarlar ama zihinsel olarak duruma kendini uyarlasa da bebek, ruhsal açıdan kendinden kopar, kendilikten kopar. Kendilik bu durumda kendini izole eden bir hakiki kendilik, bir de dışarıya uyum sağlayan düzmece kendilik olarak ikiye bölünür. Bu bölünmenin en temeldeki nedenini Winnicott 1 yaşından önce bebeklere ona uygun olmayan bir çevreye yani henüz bu çevre bebek tarafından yaratılıp keşfedilmeden önce zorla dayatılmasında tespit eder. Bu dayatılma bebeğin kendi yaratıcılığını keşfetmeden dış gerçekliği ham bir şekilde, yani yaratmadan bulmasıdır. Bebek direnir, tepki gösterir ama bu tepkilere dışarıdan bir yanıt almazsa hakiki kendilik kendini korumaya alır ve inzivaya çekilir.

Hakiki kendilik tepki vermeden, direnmeden bir yaşama biçimidir zira temelinde kendiliğinden gelişen edimlerin olumlu yanıtlanmasıyla oluşan bir yanılsama alanı vardır ve bu alanda yaratıcılık mevcuttur. Bir başka deyişle bebek kendisinden hareketle yine kendisine dönerek varlığını hisseder, kendi kendiyle ilişki kurarak var olduğunu hissetmektedir. Ama dış gerçekliğin bu alanı ihlal etmesiyle hakiki kendiliğin yaratıcılığını deneyimlemesi imkânsızlaşır. İşte burada düzmece kendilik devreye girer ve farklı derecelerde faaliyet gösterir. En uç durumda düzmece kendilik gerçekmişçesine konumlanır ve dışarıdan bakan bir gözlemci bu kendiliği gerçek bir kişi olarak algılar. Ama günlük hayatta, arkadaşlık ya da mesleki ilişkilerde düzmece kendilik kendini hissettirir; bütün bir kişiyle karşı karşıya olduğumuz duygusu tam yoktur, ilişkide bir şeyler eksiktir. İşte bu uç durumda hakiki kendilik gizlenmiştir. Tabii bu gizlenme kişinin sadece dışarıya karşı gizlenmesiyle sınırlı değildir; kişi kendinden de gizlenir. Yaşantıladığı şey anlamsızlıktır zira kendi yaratıcılığını deneyimlemek yerine çevrenin taleplerine yanıt ya da tepki vermek üzerine kendiliğini düzenlemiştir.

Düzmece kendiliğin daha az uç durumu, hakiki kendiliğin savunmasıyla sınırlı olmasıdır. Kişi kendi hakiki kendiliğiyle az çok ilişkidedir ama onu korumak için düzmece kendiliğini öne sürmek zorundadır. Winnicott bazı patolojilerin işte böyle hakiki kendiliği savunma maksadıyla ortaya çıktığını ve hastalığın pozitif bir amacının olduğunu söyler. Burada hakiki kendilik kendine uygun bir ortamın yeşermesini bekler ve bir umuttan söz edilebilir.

Sağlığa daha yakın bir düzmece kendilik türü ise yakın çevre ile kurulan ilişkilerdeki özdeşleşimlerdir. Örneğin çocukluk çağında bakım veren kişilerin üzerinden, bu kişilerle özdeşleşerek, eğitim ve terbiye ile düzmece bir kendiliğin oluşması olabilir.

Sağlıklı bir düzmece kendilik de tahmin edebileceğiniz gibi sosyal ilişkilerin dokusunda, karşılıklı nezaket kurallarında mevcuttur.

İşte böyle, hakiki ve düzmece kendilik kavramlarıyla Winnicott direnişin varlığın doğasında olduğunu bize açıkça göstermekle kalmaz, aynı zamanda ancak ve ancak özgür bir ortamda yaratıcılığın yaşama geçebileceğinin altını çizer.

Şimdi sunumumda kısaca değindiğim Kış Uykusu filmine geri dönüyorum. Bu filmi tabii burada ayrıntılarıyla analiz etmemiz mümkün değil; sunumumun başında sorduğum soruya bu filmde bir yanıtın varlığını seziyorum. Bir insan nasıl kendisi olur sorusuna bu filmde sanki üstü örtülü bir yanıt var. Kişinin hakiki kendiliğiyle bağ kurmasından söz ediyorum biraz önce Winnicott’ın yapıtında ele aldığım gibi. Bu filmde de önce gizlenmiş ve kendini korumaya almış bir kendiliğin filmin sonunda bir iç hesaplaşma sonucunda benliğin kendisiyle ve dış dünyayla bağ kurmasına tanık oluyoruz. Bu iç hesaplaşma özellikle filmin başrolündeki Aydın beyin şahsında gerçekleşiyor.

Öncelikle filmin isminden başlayarak bir tespitte bulunabilirim. Filmin çekimi ağırlıklı olarak iç mekânlarda gerçekleşmiş. Hatta bu iç mekânı daha da vurgulayarak film ilk Hıristiyanların gizlendiği, ibadetlerini kilise ve manastırlarda gizlice gerçekleştirdikleri ünlü tarihi mekân Kapadokya da geçiyor. Kapadokya’da ilk inşa edilen ibadet yerlerinin küçük manastırların yani keşişhanelerin olduğunu bunların da inziva mekânları olduğunu da vurgulayalım. Kilise ve şapeller bilahare Hıristiyanlık dini Roma İmparatorluğu tarafından serbest bırakıldıktan sonra inşa edilmişlerdir. Filmin çekildiği coğrafi bölge, çekimlerin ağırlıklı olarak iç mekanlardan oluşması, otel lobisi, Aydın bey’in çalışma odası, Nihal hanımın odası..vb. bize hep içerideki bir yaşamı işaret etmektedirler. Bu iç mekân vurgusu yönetmenin otel lobisini doğrudan stüdyo ortamında canlandırarak çekim yapması ve dış sesleri de kontrol altına alması hipotezimizle örtüşüyor. Bunu Nuri Bilge Ceylan bir söyleşisinde kendisi söylüyor. Bir de özellikle filmin adı, Kış Uykusu, bize iç dünyanın, iç nesnelerle dolu bir iç dünyanın, psikanalitik anlamda ruhsallığın metaforları olarak karşımıza çıkmaz mı? Ama bu ruhsallıkta belki en çok gözümüze çarpan şey, gizli bir ruhsallıktır; dışarıya kapalı, dışarıyla iletişim kurmayan gizlenmek isteyen bir ruhsallıktır. Unutmayalım kışın uykuya giren canlılar kendilerini soğuktan ve dış dünyanın olumsuz koşullarından korumak üzere gizlendikleri yuvalarına geri dönerler. Hakiki kendiliği herhalde bundan daha güzel betimleyen başka bir sahneleme düşünülemezdi. Winnicott hakiki kendiliğin doğasında tepki vermeden ve gizlenerek yaşamak olduğunu ama paradoksal olarak keşfedilmeye de hazır olduğunu, hatta buna can attığını bile ileri sürer ve şöyle der Winnicott: gizlenmek zevklidir ama keşfedilmemek koca bir felakettir.

ws1

Filmde de başroldeki karakterlerin huzursuzluklarında, tatminsizliklerinde, iç sıkıntılarında gizledikleri ruhsal bir yaşama tanık oluruz. Örneğin Aydın Bey 25 yıl İstanbul’da tiyatro oyunculuğu yapmış daha sonra aile mirası yoluyla elde ettiği Kapadokya’daki mülklerinin başına geçmiş ve bir otel işletmeye başlamıştır. Otel işletmeciliğinin yanı sıra yerel bir gazetenin köşe yazarlığını yapmakta, okur mektuplarına yanıt vermektedir. Yazılarında kâh politikadan, kâh eğitimden dem vurmakta, huzursuz köşesine çekilmiş bir aydın olarak karşımıza çıkmaktadır. Her ne kadar başoyuncunun ismi memleket aydınına gönderme yapmakta ise de film bir memleket aydınından çok bir kişinin ruhsallığının dehlizlerinde gezinir; bunu da Kapadokya’nın mağaralarını keşfe çıkmış bir arkeolog titizliğinde yapar. Filmdeki karşılıklı diyaloglar kişilik çözümlemelerine, insan psikolojisinin derinlikleri etrafındadır ve Nuri Bilge Ceylan’ın diğer diyalogu yok denecek kadar az filmleriyle sanki bir tezat oluşturmaktadır. Acaba bu şimdiye kadar sessiz kalmayı yeğleyen yönetmenin kendiliğinin bir kısmıyla ilişkisi olabilir mi?

Yeniden Aydın Bey’e dönecek olursak kız kardeşi Necla ile olan diyaloglarında kişiliği film boyunca ince bir dantel gibi işlenir. Necla onun bu yerel gazetedeki köşe yazarlığıyla kendisini oyaladığını, kendi kendisini aldattığını söylemekte ve kendisiyle yüzleşmeye davet etmektedir. Keza hayırseverlik işine vakfetmiş karısı Nihal de onun aşırı egemen halinden, kendi yürüttüğü işlere burnunu sokmasından yılmıştır ve ona resti çekmektedir. Ona yaşam alanı bırakmalıdır. Çiftin arasının uzun zamandır gergin ve mesafeli olduğunu da filmdeki diyaloglardan çıkarsamaktayızdır. Nihal köyün öğretmeni Levent’le birlikte bir okulun tamir işleri için para toplamaktadırlar. Nihal’in böyle bir sorumluluk alması, para pul işlerine girişmesi, üstelik köyün eşrafıyla yanında eşi olmadan sosyal ilişkilere girmesi Aydın’ı çileden çıkarmakta, kendisi buna kıskançlık adını koymasa da biz izleyiciler bu egemenlik arzusunda içten içe bir kıskançlık duygusunun hâkimiyetini sezmekteyizdir. Acaba filmdeki olayların geçtiği otelin adının da Othello olması bir tesadüf müdür? Shakespeare’in ünlü tragedyasının merkezinde olan kıskançlık duygusu bol entrika ve cinayetle dolu olsa da filmimizdeki kahramanlar tutkularını böyle açık etmezler. Kent soylu ve nevrozlu kahramanlarımız sürekli bir iç hesaplaşma, karşılıklı birbirini sınava tabi tutma içindedirler. Aydın özellikle de filmin sonuna doğru bu iç hesaplaşmanın doruğundadır. Oysa başlangıçta mağrur ve kibirlidir. Kıskançlık duygusunu inkâr edercesine tartışmanın alevlendiği bir gün eşine gitmekte serbest olduğunu, istediğini yapabileceğini söyler; bu umursamaz tavır, içinde koptuğunu sezdiğimiz fırtınanın üzerini örtme çabasıdır sanki. Zira Aydın’ı gergin, mutsuz ve umutsuz olarak görürüz, hissederiz. Nitekim ertesi gün İstanbul’a gitmeye ve bir müddet de orada kalmaya karar verir sık sık yaptığı gibi. Ertesi gün yoğun kar yağışı nedeniyle tren saatinde bir gecikme olur. Aydın treni beklemekten vazgeçer, acaba İstanbul’a gitmenin anlamını mı içinde tartışmaktadır? Bilemeyiz ancak tahmin yürütebiliriz; filmin devamı bu varsayımımızı teyit eder niteliktedir. Aydın treni beklemekten vazgeçer ama evine de dönmez yine orada yerleşmiş İstanbullu bir arkadaşının evine gider ve geceyi orada geçirir. O gece Aydın ve arkadaşının içkili sohbetine sonradan köy öğretmeni de katılır. Politikadan edebiyata çeşitli konular tartışılır hatta bir ara hava gerginleşir. Nuri Bilge Ceylan burada kişilik çözümlemelerinde doruğa ulaşır zira Aydın ortalık yerde kusar. Bu kusma sahnesini bir önceki gece karısıyla arasında geçen tartışmaya psikolojik bir tepki olarak yorumlayabiliriz. Ruh ve bedenin bütünlüğü işte böyle kritik zamanlarda sarsılır ve psikosomatik tepkiler ortaya çıkar biz ruh sağaltıcılarının çok yakından bildiği gibi. Ama kusma türünden bir tepki ayrıca bir analiz de gerektirir. İlk akla gelen şey hazmedilmemiş, simgeleşmemiş, ham bir şekilde duran ruhsal malzemeleri Aydın’ın bedeni kabul etmemekte onları dışarı atmaktadır. Sanki içinde yüzleşmesi gereken bir dizi öteberi vardır. Nedir onlar? Acaba İstanbul’daki tiyatro kariyeri yeterince parlak olmamış mıdır? Anadolu’nun ücra bir köyünde yeni bir başlangıç yapmak bir tür yenilgi duygusuyla karışık tutsaklık duygusunu da beraberinde mi getirmektedir? Ya hep istediği ama bir türlü başlayamadığı tiyatronun tarihi üzerine bir kitabı yazamamış olmak? Bir de tabii ilerleyen yaşıyla birlikte yapacaklarının yapmış olduklarından çok daha fazla olamayacağı gerçekliğiyle yüzleşmesi midir? Film tabii bu soruları doğrudan sormuyor, göstermiyor, sadece işaret ediyor. Ama özgürlük ve tutsaklık meselesi filmin merkezinde daha önce de belirttiğim gibi. Bu temalar sadece hareket alanları daralmış karakterlerin içinde bulundukları çıkmazla temsil edilmiyorlar aynı zamanda doğanın, hayvanların da yaşantıları bu özgürlük ve tutsaklık ekseninde hatırlatılıyor. Evcilleştirilmeye çalışılan ve sonra serbestleştirilen yılki atı, doğanın tutsak edici gücü (karın basması), tavşanın ürkekliği ve hiç ava çıkmayan Aydın’ın uzun bir iç muhasebeden sonra tavşanı vurması. Özgürlük ve tutsaklık evrensel boyutuyla işlenirken ana tema, yani Aydın’ın iç dünyası teması rotasını hiç şaşırmıyor. Bütün bu edimlerde, tavşanı uzun bir tefekkürden sonra hırsla vurması, atı serbest bırakması ve nihayetinde İstanbul trenine binmekten vazgeçip eve dönmesinde, Aydın’ın içinde bir şeylerin değiştiğinden hatta dönüştüğünden söz edebiliriz. Bu değişen, dönüşen şey kabullenmedir, hayatında onu tutsak eden ne varsa onlarla yüzleşmek, özellikle de bir tavşan kadar korkak yanıyla yüzleşmektir. Kıskançlık duygusunun yıkıcılığıyla yüzleşip her şeye hâkim olamayacağı bilincidir belki de, tıpkı doğaya, eşine ve nihayetinde yaşamın sonluluğuna hâkim olamayacağı gibi. İşte bu kabulleniş içeren bilinç özgürleştiricidir. Aydın hiç bir şey olmamış gibi elinde avladığı tavşanla (korkaklığın ele geçirilmesi) evine geri döner. Tavşanı onu karşılayan personele verir ve ilk baktığı yer üst kattaki eşinin odasıdır. Kıskançlık duygusunu sevgi duygusuyla mı aşmıştır? Yoksa bu iç dünyasının derinliklerine daldığı ve kendisiyle karşılaşma anlarında yaşadığı sarsıntıyı dönüştürüp “en nihayetinde işte ben buyum” mu demiştir? Kendisini nihayetinde hakiki hissettiğinden, daha gerçek hissettiğinden söz edebilir miyiz? Daha az kudretli, kendisini daha az pohpohlayan ama daha gerçek bir Aydın’la karşı karşıya olabilir miyiz? Bence olabiliriz hatta Aydın’ın yaşamın yaşanmaya değer olduğunu kendisine tekrarladığını, bu yaşamının, kendi yaşamının yaşanmaya değer olduğunu düşündüğünü de varsayabiliriz;  nitekim o kusturucu ama dönüştürücü gece göklere çıkartılan, Tanrılaştırılan figürlerin sonra nasıl bir çırpıda alaşağı edildiklerine dair bir konuşma da geçmiştir aralarında. Eninde sonunda bir hayran kitlesi tarafından takip edilen ünlü bir oyuncu, kitapları yok satan ünlü bir yazar olmamıştır. Ama işte o Aydın’dır, ve Aydın o Aydın’la nihayet buluşmuştur. Filmin son sahnesi bu buluşma anını bize kanıtlar niteliktedir. Tiyatronun Tarihi adlı kitabına nihayet başlama cesaretini kendinde bulur. Yani yeni bir sayfa açar; somut bir projesi vardır, ve bu proje onunkidir; taşrada ona dayatılan İstanbul’lu aydın kimliğine uygun bir proje değildir bu, okur mektuplarına yazmak, her konuda fikir yürüttüğü köşe yazılarında olduğu gibi. Kendi projesidir.

ws6

İşte böyle her kişinin kendisiyle karşılaşması, kendisinin olduğu bir ana, bir duruma kavuşması zahmetsiz olmaz, sancılı ve sarsıntılı bir süreci gerektirir. Freud kişinin kendi hakikatine doğması için bilinçdışının bilinçlenmesini salık veriyordu ve bunun için rüyalar başta olmak üzere sakar eylemler, dil sürçmeleri, unutkanlıklar gibi bilinçdışının bu kısmi tezahürlerine dikkatlice bakmamızı salık veriyordu. Winnicott ise sadece bilinçdışının tezahürlerine değil yaratıcılığın ketlenmiş olduğu alanlara dikkatimizi çekerek, bilinçliliğin yaşadığımız hayatın yaşamaya değer olduğunu anlatmak için yetmediğini, kendimizi gerçek hissetmek için bilinçdışının keşfinin çok da bir işe yaramayacağını ileri sürdü. Hakiki ve düzmece kendilik kavramlarıyla, kişinin kendisi olmasının nasıl bir şey olduğuna açılım getiren Winnicott’u bu filmde Nuri Bilge Ceylan ruhsal bir patlama anını birkaç günün içine yayarak bize anlatmış oldu. Filmin başlangıcındaki öfkeli çocuğun fırlattığı taşla kırılan araba camı Aydın’da hiçbir etki yaratmamıştı. Hatta öfkeli kiracılara karşı lakayt kalmış herhangi bir empati de beslememişti. Bu kopukluk sadece duyarsız bir kişiliğe sahip olduğundan değil Aydın’ın kendi kendisiyle de empati kuramadığından, kendisine bir öteki olarak, farklı biri olarak bakamamasıyla, kendisine sahip çıkamamasıyla da ilgisi olabilir. Unutmayalım düzmece kendilik hakiki kendilikten ne kadar kopuk olursa kişi o kadar kendisine, nesnelere ve tüm yaşama karşı yabancılaşır. Ama filmin sonuna geldiğimizde öfkeli ama kararlı bir Aydın’ı tavşanı vururken görürüz. Filmi noktalayan bir ikinci patlama sesidir bu. Bu patlama sesi Aydın’ın içindeki dönüşümün sesine, ruhsal patlamasına tercüman olmamış mıdır?

Dış sesin etkisinin yetersiz olup iç sesin dönüştürücü kuvvetine sinema diliyle selam yollayan yönetmen Nuri Bilge Ceylan, psikanalizin ancak kavramlar, bebek gözlemleri, psikanaliz öyküleri üzerinden anlatmaya çalıştığı bu iç dünyayı tasvir etmemiş midir?

 



[1] 1 Ekim 2014 tarihinde Orta Doğu Teknik Üniversitesi Psikoloji bölümünün düzenlediği “Psikoloji ve Sanat” adlı sempozyumda sunulan bildiri.

[2] Freud S. (1921), Psychologie des masses et analyse du moi. “Dans la vie psychique de l’individu, c’est invariablement l’autre qui est appréhendé comme modèle, objet, soutien et adversaire ; la psychologie individuelle est donc, dès le départ, en même temps, psychologie sociale (souligné par nous), dans le sens élargi mais pleinement justifié du terme”.

 

[3] “Kadınlar Freud’a Psikanalizi nasıl keşfettirdiler”, Psikanalizin İçinden içinde, YKY, (2007) (2.baskı 2012), s.103-111 ve “Freud ve Kadınlık”, Cinsiyetli Olmak içinde, Derleyen Zeynep Direk, YKY, ilk baskı 2007.

[4] “Özgürlük Arayışına Adanmış Psikanalitik Bir Yaşam: Donald Woods Winnicott (1896-1971)” Doğu-Batı Düşünce Dergisi, Nisan 2011, s.197-217.

}