image001

(Fotoğraf:  Refik Akyüz)

 

Gezi hareketi sırasında İtalyan psikanalist Laura Montani ve bir grup İtalyan meslektaş Türkiye’deki psikanalistlere aşağıdaki mektubu yollamıştır. “Gezi’nin Psikanalizi” adlı cevabi mektubum aşağıdadır.(Yazının İngilizce ve İtalyanca versiyonlarını buradaki linkten okuyabilirsiniz.)

 

We invite you to in our space Rosenthal, to share with you the pain that the attack on free speech and democracy is doing suffer to you and  to your country. http://web.tiscali.it/cepsidi/spaziorosenthal.htm

This  our  first thought for you:

The scope of psychoanalysis is unlimited as it spans the entire territory of the unconscious, its mechanisms, its manifestations, its productions and structures. If one cannot affirm the analyst has a free access to these territories, certainly it can be said he or she has a privileged view onto them. Indeed, taking the move from the premise of the unconscious no distinctions of time, space, gender, race or ethnicity can be drawn to build walls and separate human beings. The other is always inside us and it needs to be given shelter, as we – the psychoanalysts – have learnt throughout hard challenges and the unceasing work carried out on ourselves.

In this sense we never entirely overlap with the institutions to which we belong. If we make an opening to the pain that we hear from the letters of the Turkish colleagues today, it is because they metaphorically give back to words their meaning, renewing the sense of one that always had a particular sense: freedom.

This special relevance of the word freedom comes from the traumatic background represented by the fact of being alive in a specific subjectivity, which is eventually part of a greater History. When we are faced with texts like those by Janine Altounian, where surviving becomes not only a dramatic testimony of the genocide of an entire people, the Armenian, but also a great metaphor of the survival of what she considers as something precious, psychoanalysis itself. Therefore we are called but to feel at the frontline of the struggle for freedom when the Turkish police beat a psychoanalytic working group on homosexuality in the premises of the university.

We express this solidarity in this space, as best as we can, considering also the urge to share now our  participation to the trauma we indirectly suffer, together with our female colleagues who experience it directly suffer indirectly, but with no lesser intensity for the afore-mentioned reasons.

As evoked by Hannah Arendt, after attending the Eichmann trial, evil with all its banality reappears with its chilling presence in our everyday life, and it continues to amaze us despite the harsh experience of living in contact with history.

Laura Montani

Full member SPI

CPdR

Roma
curator of Space Rosenthal

 

 

Sevgili Laura,

Göz yaşartıcı ve biber gazı bombalarıyla soluk aldığımız bu çetin günlerde mektubunuzun İstanbul Boğazı’nın serin rüzgârına eşdeğer rahatlatıcı bir etkisi olduğunu söylemek isterim. Bizleri olup bitenler üzerinde psikanalitik olarak çalışmaya ve web sitenizde de bunları ifade etmeye davet etmeniz aynı zamanda simgeleşmemiş bu ham yaşantıların söz, yazı, düşünme ve birlikte düşünme yoluyla dönüşebileceği, dönüştürülebileceği vaadi de. Bu cömert davetiniz için kendi adıma teşekkür ederim.

Her ne kadar kimi olguların, özellikle de travma nitelikli olanların üzerinde düşünebilmek, onları anlayabilmek adına analiz etmek için bir tür sonradanlık (afterwardness, apres-coup) deneyimine ihtiyacımız olsa da, olayların canlı canlı yaşandığı anlarda da psikanaliz bize düşünmenin, derinliğine düşünebilmenin araç-gereçlerini veriyor; ya da en azından hangi araç-gereçlere başvurabileceğimiz hususunda bize yol gösteriyor. Bu cevap niteliğindeki yazımda önerdiğiniz yazarlardan Janine Altounian’ı ve Hannah Arendt’i aklımda tutarak Gezi olayları üzerinde bir psikanalist olarak düşüncelerimi kaleme almaya çalışacağım.

Herhalde medyadan takip etmişsinizdir; Gezi Hareketi’nin öncüleri 18-30 yaş arası, kentli, eğitimli kesimin gençleri. Bu hareketin içinde kadınlar yüzde 50’nin biraz üzerinde ve çoğunluğu sağladıkları gibi görünürlükleri de öne çıkıyor. Hareketin her hangi bir siyasi partinin patronajı altına alınması da denenmiş olsa da bu başarısızlıkla sonuçlandı ve gençler kendi dinamiklerini, kendi taleplerini kendi dillerinde, kendi anlatım biçimlerinde eşsiz bir estetik içinde, mizah ve yaratıcılıkla cesurca sergilediler. Sosyal medya suskun yazılı, görsel ve işitsel medyanın önüne geçti ve olayları an be an tüm çıplaklığıyla izleyebildik. Bu gençler sadece parkı işgal etmekle kalmadılar aynı zamanda polisle ve onun orantısız gücüyle de savaştılar. Orantısız güce karşı kendi deyimleriyle “orantısız zekâ”yı önerdiler. Direnişlerini şiddete başvurmadan sivil itaatsizlik yöntemleriyle sürdürmeye devam ettiler ve hop oturup hop kalkan ebeveynlerini şaşırtmakla kalmadılar onları da dönüştürdüler. Gezi Parkı’nın polis müdahalesiyle dağıtılmasından birkaç gün önce Başbakan ve Vali’nin ebeveynlere yönelik çocuklarını parktan çekme çağrısına anneler bir çember oluşturarak “çocuğumla gurur duyuyorum” pankartlarıyla direnişe aktif olarak katıldılar.

Kimdi bu kadınlar? Kimdi bu çocuklarına destek olan ebeveynler ki sonradan hareketin, “yeter artık-ras le bol-basta-enough”ın açıkça ve yüksek sesle ifade edilmesine doğru evirilmesine katkıda bulundular?

Bu ebeveynler 1980 darbesi travmasını doğrudan yaşayan nesil ve bu darbenin habis sonuçlarını yeterince simgeleştirememiş,  öznelleştirememiş, sahiplenerek öznelleştirememiş kesim. Batı’ya açılma ve özgürlük taleplerinin kıpırdanmaya başladığı 70’li yıllarda liseli ya da üniversiteli olan bu kesim darbeye ve onun tüm yıkıcı sonuçlarına en değerli yıllarında maruz kalmıştı. Her ne kadar hem sağ hem de sol kanattan olan talebelerin siyasi faaliyetleri şiddetle, işkence ve yıldırma politikalarıyla bastırılmışsa da son yıllarda yapılan araştırmalar en çok yara alan kesimin sol kesim olduğunu gösteriyor. Şimdi 45-50 yaş üstünde olan bu kesim özgürlüğü felsefe metinlerinde bir kavram olarak deneyimleyebilmiş, edebiyat ve sanatta ise ürkekçe yakınlaşabilmişti. Özgürlük bir ihtimaldi, bir hayaldi, ama en önemlisi kamusal hayata değgin bir kavram değildi. Onu “site”nin içine indirip bilfiil işler duruma koyamazdık. Bu darbe zaten kültür içinde hali hazırda var olan geleneksel otoriter ve yasakçı zihniyeti perçinleştirmekle kalmadı eğitime, bilime ve genel anlamda kültürün kendisinde derin bir iz bıraktı. İşte bu ebeveynlerin yaralı gençliklerini, simgeleşmemiş darbe kalıntılarını Gezi gençliği çalışmaya koyuldu. Bu gençlik ebeveynlerinin düşünmeye bile cesaret edemediği meseleleri hem dile getirdi, hem de devlete kafa tuttu. Bu kafa tutma ile birlikte tüm Türkiye’de yeterince konuşulamayan ne varsa ortalığa döküldü. Gençliğin cesur girişimi bu suskunluk perdesini aralamakla kalmadı aynı zamanda da küskün ve umutsuz tüm kesimlere libido enjekte etti. Gezi parkı birkaç gün içinde birbirinden farklı sivil toplum örgütlenmelerini yan yana buluşturdu. Örneğin bir Kürt hareketinden bir genç ile Kemalist bir militan el ele yürüdü. İstanbul’un mutena semtlerinden olanlar doğuda yaşanan devlet terörüne karşı farkındalık kazandı. Gezi parkına yapılması istenen inşaatın tüm hukuksuzluğu ülkedeki tüm hukuksuzlukların da ifade olmasına vesile oldu; Gezi parkının devlet tarafından el konulmuş bir Ermeni mezarlığı olduğunu da bu hareket sayesinde öğrendik. Hakikatlerin ifade edildiği bu yaratıcı süreç bir anlamda devlet terörünün sekteye uğrattığı baba işlevini yeniden tesis etme arzusunu da sergiledi. Her ne kadar gençler bir espri olarak “Tayyip connecting people” şeklinde bir tespitte bulunmuş olsalar da bence insanları birbirlerine bağlayan unsur daha adaletli, daha özgür yeni bir Türkiye’nin olabileceği ihtimaline tutunmak, bu umuda kenetlenmekti.  Benim sloganım da “Hope connecting people” olacak bu durumda.

İşte burada Winnicott’ın yanılsama kavramına gönderme yapmak istiyorum. Çünkü bütün bu olup bitenler, birçoğumuzda özellikle de söz konusu ebeveynlerin yaş skalasında bulunanlarda “bu gerçek mi, yoksa hayal mi görüyoruz?” tepkisi doğurdu. Gençler yeni bir Türkiye inancına –arzusuna/hayaline- sıkı sıkıya sarılmışken ebeveynler temkinli ve endişeli ama aynı zamanda da sonuna kadar gençlerin yanındaydılar. Winnicott bebeğin memeyle mutlu buluşmalarında, yani bebek tam açken memenin ona tam o sırada sunulmasında bir tür sihirden söz eder. Bebeğin ihtiyacının tam zamanında karşılanması bebekte memeyi kendisinin yarattığına dair tümgüçlü bir kanıya yol açtığından söz eder Winnicott. Bu yanılsama yaşantısı daha ileriki yıllarda kişinin bir şeyleri kendisinin yaratabileceğine dair olan inancının temelindedir, yani özne olmanın, bir şeyleri yaparken o şeyleri yapanın kendisi olduğunu hissettiren olgudur; kısacası özne olmaktır, yapıp ettiklerini sahiplenerek özne olmaktır. Bir diğer deyişle özne olmak tümgüçlü olmaktan geçer, zira tümgüçlülük yapıp edebileceklerimizin sınırlarını zorlar, o sınırların ötesine geçip hem hayal hem de gerçeklikten oluşan, yaratıcılığın beşiği potansiyel bir alana davet eder. Gezi’nin tetiklediği işte bu öznelliği tesis edebilecek potansiyel bir alanın doğuşudur ve daha demokratik bir ülkenin koşullarını yaratacak geçişlilik süreçlerinin tesis edilmesini isteyen toplu bir iradenin ifadesidir. Burada bir toplumun öznelleşmesinden söz edilebilir mi acaba?

Ve Türkiye konuşuyor, şiddete başvurmadan konuşuyor. Farklı semtlerin parklarında kurulan forumlarda herkesin söz alma hakkı var. Tıpkı bir zamanların konuşamayan ama bedenleriyle arzularını ifade eden histeriklerin Freud ve Breuer’in önce hipnoz, sonra katartik yöntem en nihayetinde de psikanalizin serbest çağrışım yöntemi sayesinde acılarını ifade edebilecek, simgeleştirebilecek duruma gelmeleri gibi, Türkiyeliler de konuşuyor. Türkiyeliler sadece bugünü değil geçmişi de konuşuyor; tanıklıklara yer veriyor, konuştukça daha konuşuyor ve her gün yeni bir şey öğreniyoruz; sadece bugün hakkında değil ama geçmişimiz hakkında sosyal medya türlü sözel, görsel ve yazısal dokümanlarla dolup taşıyor. Bir karikatürist şöyle diyor: “Sinirlenince çok güzel oluyorsun Türkiyem!” Bunları arşivliyoruz, konuşuyoruz ve en önemlisi birbirimizle konuşuyoruz.  Resmi tarihin bize ezberlettiği kalıpların dışına çıkıyoruz ve farklı bir Türkiye imajı çıkıyor önümüze. Bu imajda hem farklılığımızı hem de çeşitliliğimizi ve zenginliğimizi görüyoruz. Tarihimizin 1923’ten çok daha öncesine dayandığını, geçmişimizin salt kahramanlık destanlarından ve zaferlerden mütevellit olmadığını görüyoruz. Böylece daha gerçekçi, daha olgun ve daha az yüceleştirme içeren farklı bir geçmişe yönelik bir bakışla karşı karşıyayız. Bu bakışta soykırım, tehcir, köy boşaltmaları, köy bombardımanları, polisin sınırsız yetkileri ve sadizmi de masaya (divana?) yatırılıyor. En güzeli de “laikçi” diye tabir edilen kesimdeki göreceleşen Batı hayranlığı ve onun içerdiği Batı idealizasyonu. “Batı bir referans olabilir, bir yol olabilir ama fikir ve yöntemlerin öznelleştirilmeden doğrudan ithal edilip pazarlandığı bir yer olamaz Türkiye” der gibiler bu gençler. İşte Gezi gençliğinin belki de hepimize armağan ettiği bu kendi tarihinin öznesi olma talebi ve bunu gerçekleştirmede gerçekçi adımlar atılması yönündeki inisiayitifi. Her özne olma durumu da o öznenin kendi yaşantılarını, kendi tarihini sahiplenmesinden geçer. René Roussillon’un deyimiyle bu sahiplenici öznellik (subjectivité appropriative) olmadan da özne olunmaz. Burada kendi kimliğine sahip çıkan tüm toplumun tıpkı bir bireyde olduğu gibi benzer ruhsal düzenekleri izlediğini gözlemlerken Freud’a da selam vermeyi unutmayalım. Freud şöyle ileri sürmüştür: “Bireyin ruhsal yaşamında öteki her zaman model, nesne, destek ve rakip olarak idrak edilmektedir; böylece bireysel psikoloji daha en başından itibaren, aynı zamanda, terimin genel anlamında ama tüm haklılığıyla (tarafımızca altı çizilen) sosyal psikolojidir[1]. Öznellik kavramının da hem bireysel hem de topluluksal ve toplumsal bir durumu düşünebilmenin aracı olması muhtemelen toplulukların da hatta geniş toplulukların da, Didier Anzieu ve René Kaes gibi topluluk psikanalistlerinin de vurguladığı gibi, tıpkı bireylerde olduğu gibi ruhsal bir yaşama sahip olduğundandır. Bu ruhsallığın da “Gezi Ruhu” diye anılması herhalde tesadüfî değildir.

Gezi hareketinin libido enjekte ettiği bir diğer kesim de tabii şu an benim yaptığım gibi bu hareket üstüne düşünen ve yazan,  siyaset bilimciler, sosyologlar, psikologlar ve psikiyatrlar. Birbirinden çeşitli analizler okumaktayız. Kimileri bu hareketin başkaldırı olması özelliğinden yola çıkarak bunun Oidipus karmaşasındaki Baba’ya karşı başkaldırı olarak yorumladılar. Bazı yazarlar liderin narsisist ve kibirli özellikleri üzerinde durdular. Bu anlamda bazı psikobiyografik diye nitelenebilecek bazı yazılar yayımlandı. Bu tür analizlerin tarihsel boyutlarının çok yaygın olması nedeniyle, önerdikleri analizin de havada asılı kaldığı kanısındayım. Eğer mesele babayı öldürmekse Türkiye tarihinde pek çok baba cinayetine tanık olduk; bunlardan en önemlisi en kadim baba olan ordunun bizzat şimdiki iktidar tarafından tasfiye edilmesi ve yetkilerinin kısıtlanması değil midir? Ama şimdi belki başka bir baba-evlat ilişkisinden söz edilebilir. Oğlun tek başına babasının karşısına çıkmasından, söz edilebilir belki, her ne kadar topluluk desteği arka planda mevcut ise de. Unutmayalım ki gençlerin çoğunluğu siyasi bir örgütün hareketi sahiplenmesinden rahatsız oldular; yeni bir “baba” istemediler. İşte burada bir performans sanatçısının ortaya çıkardığı ve hızla dünyaya yayılan sivil itaatsizlik eylemine bakmakta fayda var. “Duran adam” şehrin herhangi bir yerinde ayakta kımıldamadan duruyor. Konuşmuyor, yemiyor, içmiyor, sadece duruyor, tek başına duruyor. Yeni bir öznellikten, toplulukla bağlarını koparmayan ama tek başınalığını da sahiplenen ve en önemlisi şiddeti temsil düzeyinde ele alan yeni modern bir bireyin doğuşuna tanık olmuyor muyuz?

İşte bu yeni nesil, yeni gençlik bir hatta iki nesil önceki kuşağın demokratikleşme yolunda dondurduğu ruhsal ve toplumsal bir süreci sahiplenici bir öznellikle tekrar işler hale sokarak “hayatta kalma” stratejisine güzel bir örnek teşkil etmiyorlar mı? Bu toplumsal ve şeceresel (genealogical) durumu, Janine Altounian’ın[2] babasının güncesi üzerine olan çalışmasına gönderme yaparak altını çizdiğiniz psikanalizin hayatta kalmasına da bağlayabiliriz sanırım. Psikanalizin hayatta kalması da bizleri, aynı sorunsalla karşı karşıya bırakmıyor mu? Bir sonraki nesil eski nesilden devraldığı henüz simgeleşmemiş, üzerinde yeterince çalışılmamış metinleri, tartışmaları, satır aralarını, çatışmaları tekrar tekrar ele alarak hem devamlılığı sağlamakta hem de doğacak yeni metinlere kucak açmakta değil midirler?

 

Sözlerimi Hannah Arendt’in gönderme yaptığınız Eichmann Kudüs’te. Kötülüğün Sıradanlığı’ndan daha umutlu ve iyimser bir metnine gönderme yaparak bitireceğim. İnsanlık Durumu’nda[3] Arendt politik düşüncenin merkezindeki bir kategori olarak nitelediği doğumun/doğurmanın dünyayı kurtaran esas mucize olduğunu zira ontolojik olarak eyleme geçme becerisinin köklerinin doğumda/doğurmada bulunduğunu ileri sürer; şöyle ki dünyaya yeni insanların gelmesi yeni bir başlangıca ve yeni bir eyleme gebedir. Salt bu deneyim beşeri ilişkilerde var olmanın iki temel özelliği olan umut ve inancı bahşedebilir. Bir anlamda Arendt’e göre dünyaya gelen her yeni bebek yeni bir dünyanın kapılarını açar.

Gezi gençliği böylece hem önceki nesillerin donmuş ruhsal ve politik yaşamlarına libido zerk ederek “hayatta kalma”yı somutlaştırmış hem de eylemleriyle bu dünyaya yeni bir dünya katmış olmuyorlar mı?

Dostlukla,

Bella Habip

Psike İstanbul Üyesi(İstanbul Psikanaliz Eğitim, Araştırma ve Geliştirme Derneği)

Paris Psikanaliz Cemiyeti Üyesi (Société Psychanalytique de Paris)

 

image001

Duran Adam  Erdem Gündüz Taksim’de duruyor. (Fotoğraf: Vassil Donev/EPA)

 

[1] Freud S. (1921), Psychologie des masses et analyse du moi. “Dans la vie psychique de l’individu, c’est invariablement l’autre qui est appréhendé comme modèle, objet, soutien et adversaire ; la psychologie individuelle est donc, dès le départ, en même temps, psychologie sociale (souligné par nous), dans le sens élargi mais pleinement justifié du terme”.

 [2] Janine Altounian, Ouvrez-moi seulement les chemins d’Arménie, Un génocide aux déserts de l’inconscient, Les Belles Lettres, Confluents psychanalytiques, 1990.

 [3] Hannah Arendt, La Condition de l’Homme Moderne, trad.G:Fradier, Calmann Lévy, 1993, p.278.

 

}