YARA ALMIŞ İNSAN VE MEKÂNLARDAN BESLENEN EDEBİYAT: BİRİNCİL NARSİSİZMİN YAPI BOZUMU
 
cvt_Bartleby-le-scribe_3320

 
Freud’un psikanalizin içine narsisizm kuramını dâhil etmesinin bu yüzüncü yılında narsisizm konusu farklı kuramsal bağlamlarda psikanalitik düşünceyi çalıştırmaya devam ediyor. Yaratıcılık bağlamında, bir şeyi ortaya çıkarmada, yoktan var etmede ise narsisizm konusu meselenin tam kalbinde duruyor zira doğrudan varoluş meselesini sorguluyor. Winnicott’ın var olma duygusu konusundaki tespitleri bu konuda aydınlatıcıdır. Winnicott Freud’dan devraldığı benliğin kendi üzerine yaptığı libido yatırımı olarak tarif ettiği narsisizmin kurulma aşamalarını farklı bir biçimde ele alır ve küçük insanın kendisini, varlığını, var olduğunu hissetmesi olgusunun sıradan, kolay, zahmetsiz bir süreç olmadığını ileri sürer. Aksine bir şeyleri yapıp ederken, o şeylerin içinde, o şeyleri yapıyor olduğunu hissetmenin, yani kendi üzerine yatırımının öncelikle bir ötekinin üzerinden, bir ötekiyle bağ kurarak, bir ötekiyle birlikte gerçekleştiğini ileri sürerek Winnicott narsisizm kuramını Roussillon’un deyimiyle narsisist bir bakış açısından nesne ilişkileri bakış açısına doğru geliştirmiştir. Her ne kadar bu ilk “nesne” başlangıçta bebek tarafından bir “öteki ben” olarak algılanmakta, hatta bebeğin bizatihi kendisi tarafından yaratıldığına dair tümgüçlü bir düşünceyle varlığını gösterse de. Böylesi bir yatırım, ruhsallığın ta başından ikili, çifte işleyişine bizi tanık eder.

Ağır narsisist patolojiler de bize birincil narsisizmin kurulma aşamasından itibaren bu ikili, çifte işleyişi gözler önüne serer.

İşte böyle ağır bir narsisist patolojinin ön planda olduğu bir edebiyat örneğini, Hermann Melville’in Kâtip Bartleby[2] adlı öyküsünü psikanalitik yönteme tabi tutarak çözümlemeyi öneriyorum. Bu seçimimin nedeni öykünün patolojik bir durumda birincil narsisizmin tezahürlerini hem özne açısından hem de metnin kurgusu açısından çok güzel ifşa etmesi oldu diyebilirim. Bu öyküyü seçerek aynı zamanda birincil narsisizmin Roussillon’un deyimiyle “yapı bozumu”nu[3], bir edebiyat eseri içinde de göstererek edebiyatın onarım işlevine, yaşam veren işlevine de dikkat çekmeyi umuyorum. Özneyi ve öznelliği inşa etmesi bakımından yaşama ve insanlığa da katkıda bulunması ve medeniyet çalışmasında onarıcı bir işleve sahip olması edebiyata ayrı bir yer sağlar. Bu anlamda Hermann Melville’in edebiyat kritiklerinin biotexte (yaşammetin) şeklinde nitelendirdikleri bir tür akımın öncüllerinden olduğunu düşünüyorum. Bu tür edebiyat yaralı insan ve mekânlardan beslendiği gibi travma sonrası düşünce süreçleriyle kontrol altına alınamayan, simgeleşemeyen anı, duygu, duygulanım gibi ruhsal malzemelerin üzerine sözcükler koyar, yazı yoluyla onların yeniden inşasına katkıda bulunur. Bu bir zamanlar yaşanmış, hissedilmiş ve sonradan hatırlanan malzeme üzerine kaleme alınan otobiyografiden farklıdır. Yaşammetin[4], yaşamın metin sayesinde geri dönmesidir ve yaşamın tehdit altında bulunduğu deprem, toplu katliam, sürgün edilme, soykırım gibi büyük felaketlerden sonra öznenin hem ruhsal hem kültürel yıkımının bölük pörçük izlerini sözcüklere, anlatıya dönüştürür.

Şimdi size anlatacağım Bartleby de ruhsallık açısından yıkıma uğramış geçmişsiz, kimliksiz bir adamdır. Melville anlatıcısına Bartleby için, “… Adamcağızın hayatına dair elimizde herhangi bir belge bulunmayışı, edebiyatımız için büyük bir kayıptır” dedirtir.

Öykü 19. Yüzyılda New York’ta Wall Street’in işlek caddelerinden birindeki bir tür noterlik ya da avukatlık karışımı işler icra edilen bir büroda geçiyor. Öykü birinci şahıs üzerinden, kendisini altmışlı yaşların başında hırssız bir avukat olarak tarif eden bir kişi tarafından aktarılıyor. Bu kişi bu ofisin sahibi ve yanında birkaç kâtip çalıştırıyor. Bir tür noter olarak çalışan anlatıcımızın yanında çalışan bu kâtiplerin işi mahkemelerde kayıt altına alınan tutanakları temize çekmek, onlardan birkaç kopya çıkarmak ve imzaya hazırlamak. Bu temize çekilen tutanaklar birtakım arsa, ev satış ya da mülkiyet belgeleri, kimi ihtilafların sonuçları, el değiştirmeler vb. bir noterde bulunabilecek bir dizi işlemi içermekte. Anlatıcının adı metinde hiçbir yerde geçmiyor ve onu tüm metin boyunca salt mesleki bir kimlik üzerinden, salt büroda yaptığı işler üzerinden tanıma şansına sahip oluyoruz. Daha başından itibaren anlatılan öyküde bu kadar ön planda olup ama onun ismine hiçbir yerde rastlayamamak okura bir yabancılık duygusu veriyor. Bu yabancılık duygusu yine isimler üzerinden öykü içindeki diğer karakterlere uzanıyor. Kâtiplerin de isimleri yok ama ilginç lakaplarla anılıyorlar:  birinin ismi Hindi diğeri ise Kıskaç. Bir de ayak işlerine bakan Zencefilli Çörek var. Karakterlerin bu şekilde anılmalarının nedenleri metinde ince ve mizah dolu ayrıntılarla gerekçelendirilmiş. Örneğin Hindi çalışkandı ama yerinde duramıyordu, telaşlı ve hararetliydi, kaleminin mürekkebini sık sık resmi evraklara damlatıyor bu yüzden de azar işitiyordu. Hindi’nin bir diğer özelliği de sabah saatleri çalışkan ve kibar bir beyefendiydi; ama saat 12’yi vurunca bu çalışkanlık yerini küfürbazlığa ve saldırganlığa bırakıyordu. İkinci kâtip Kıskaç ise yirmi beş yaşlarında, uzun favorili ve korsan görünümlüydü ve iki dertten muzdaripti: hırslıydı ve bir o kadar da hazımsızdı. Uzmanlık gerektiren işlere burnunu sokuyor ve bilmiş halleri vardı. Kıskaç anlatıcının hazımsızlık belirtileri olarak tespit ettiği etrafa rahatsızlık veren bir dizi davranışa sahipti. Bunlar:  sinirlilik, lüzumsuz yere sırıtma, kopya ederken fısıltıyla bela okumak, masayı büyük gıcırtıyla bir yerden bir yere taşımak türünden gürültü çıkaran ve çalışanların işlerine yoğunlaşmasını bozan türde davranışlardı. Kıskaç, masanın boyundan hiç memnun olmayıp sürekli ayaklarının altına kâğıt, tahta gibi destekler sağlayıp yine de masanın yüksekliğinden ve sırt ağrılarından şikâyet etmekteydi. Hindi ve Kıskaç’ın tek ortak özellikleri her ikisinin de çok güzel yazı yazmaları ve çalışkan olmalarıydı. Ama zıtlaştıkları hususlar ise çoğunluktaydı. Hindi’nin üstü başı zevksiz ve pasaklıydı oysa Kıskaç zevk sahibiydi. En önemli karşıtlık Kıskaç’ın sabah, Hindi’nin ise öğleden sonraları huzursuz olmalarıydı. Sanki biri diğerinin bıraktığı yerden devam ediyor gibiydi ve yine sanki aralarında gizli bir anlaşma varmış gibi davranıyorlardı. Bu tuhaf ikiliye ilaveten büroda bir de Zencefilli Çörek adında 12 yaşlarında getir götür işlerine bakan bir çocuk var. Bu çocuğun da bir masası var ama mekânda yeri belirtilmemiş.

Bir gün büroya “ciddi, durgun, üstü başı tertemiz ve şefkat uyandıracak denli saygın bir havası olan” Bartleby adındaki bir genç adam yeni kâtip olarak işe alınır. Kendisine avukatın çalıştığı odanın içinde inşaat halinde olan ve gökyüzünü kapayan binalara bakan pencereye yakın bir yer verilir. Diğer iki kâtip ise avukat ve Bartleby’den bir paravanla ayrılmış odanın diğer kısmında çalışmaktadırlar. İlginç bir mekân düzenlemesidir bu zira metin içinde mevcut olan çeşitli ikiliklere damgasını basmaktadır adeta. Burada iki farklı dünyadan bahsedebiliriz sanki. Bartleby ve avukat bir çift oluştururken kâtipler de ayrı bir çift oluşturmaktadır. Keza bu ikililik mekânın içerisi ile dışarısı arasında da mevcuttur. Mekânın içerisi eski, loş ve köhnedir. 19. Yüzyılın eskimeye yüz tutmuş yöntemleriyle el yazısıyla evrakları kopyalayan kâtiplerden mütevellitken, dışarıda son hızla modernleşen, gökdelenlerin hızla dikildiği ve eskinin acımasızca yok edildiği kent dönüşümünün gözler önüne sergilendiği modern New York’un yeni finans merkezi Wall Street’ine tanık olmaktayız. Bu ikiliğe yeni bir ikilik daha eklenir. Avukat ile Bartleby arasında da bir paravan vardır. Avukat Bartleby’yi hiç görmeden ona sesini duyurmak için bu paravanı yerleştirdiğini ifade etmektedir.  Bir tür sahne içinde sahne var gibidir, bir tür oyun içinde oyun gibidir bu. Sahne içinde sahne okuyucuda bir derinleşme, düşünmeye sevk ederken, karakterlerin ikiye bölünmesi, karakterlerin her birinin kendi içlerindeki ikililiği ve aynı zamanda kendi aralarındaki hem tezat içeren hem de birbirlerini tamamlayıcı biçimde çifte işleyişi kimliklerin, narsisizmi temsil eden kimliklerin birincil, arkaik ve başlangıçtaki ikili işleyişini bize anımsatır.

Bartleby başlangıçta çalışkan, sessiz ve uyumludur. Ama bir müddet sonra tuhaf davranışlar sergilemeye başlar. Avukat onu bir belgeyi birlikte incelemesi için yanına çağırdığında Bartleby yerinden hiç kıpırdamadan “Yapmamayı tercih ederim” diye tuhaf bir cevap verir. Şaşkınlıktan küçük dilini yutan avukat “yapmamayı tercih edersin demek” diye tekrarlar ve sıkı bir azardan sonra “al şunu hadi” der ve komutunu tekrarlar. Bartleby yine hiç yerinden kalkmadan aynı sükûnet ve kibarlığıyla bu sefer “almamayı tercih ediyorum” der. Hali ve tavrında en ufak bir sinirlilik, muhalefeti eşlik edebilecek en ufak bir öfke ve huzursuzluk yoktur. Sanki derin bir bölünme, bir ikilik burada da söz konusudur. Avukatın kafasını karıştıran da budur zira verdiği yanıtlar duygusal tepkilere eşlik etmediğinden avukatta yabancılık, tereddüt, muğlâklık gibi duyguların ortaya çıkmasına yol açar ve avukatı Bartleby’yi kapıya koymaktan vazgeçiren de budur. Şimdiye kadar kendisini itidalli, hırssız ve makul bir insan olarak tanıdığımız avukat şiddetli duygulara teslim olur ama onları dışarı vurmaz, yaşadığı duygulanımsal şiddet o denli güçlüdür ki bunlara gem vurmak için kendi deyimiyle “tuzdan yapılmış bir sütuna”[5] dönüşür. Avukat daha sonraki günlerde komutlarını farklı şekilde dile getirerek yeniler ama nafile Bartleby yine meşhur formülüyle tercih etmediğini tekrarlayacaktır. Gittikçe Bartleby kendi köşesinde hiçbir şey yapmamayı “tercih ederek” inzivaya çekilir. Ha var ha yoktur. Bürodaki diğer kâtiplerden de yardım aramayı deneyen avukat kendi kaygı ve çaresizliğini paylaşmaya yeltenir. Diğer kâtipler de Bartleby’nin çatlak olduğunu söyleyip avukata ona yol göstermesini salık verirler. Ama sinirlilik durumu tüm büroyu ele geçirir. Kıskaç’ın hazımsızlık nöbetleri artar, Hindi saldırganlaşma dozunu arttırır, masa gıcırtıları, kapı çarpmalar, sinirli yürüyüşler büroya hâkim olur. Bartleby’nin sessiz inzivasıyla bürodaki aşırı hareketlilik ve sinirlilik ciddi bir tezat oluşturur; az önce karakterlerin kendi aralarında ve kendi içlerinde oluşan ikilik ve bölünme burada mevcuttur. Bu zıtlık varlık ile yokluk arasındaki tezadın altını çizmekle kalmaz aynı zamanda isimsiz, sadece lakaplarıyla anılan karakterlerin varlık sorunsalına da işaret eder. Anlatıcı avukatın ise hem isimsiz hem de lakapsız olması bu varlık sorununu daha da perçinleştirir. Bir yandan metindeki karakterlerden bir tek isme sahip olan, ama varlığı yokmuş gibi davranan Bartleby de varlık sorunsalına göz kırparken, varlığı kanlı canlı hem bedeniyle hem de duygularıyla metnin tam merkezinde yer alan anlatıcı avukatın isimsiz olması ayrı bir tezat ve ikilik oluşturur.

Anlatıcı avukat yavaş yavaş Bartleby’nin bu köşesinde gizlenmiş muammalı varlığıyla ilgilenmeye başlar. Örneğin bürodan dışarı hiç çıkmayan Bartleby nasıl beslenmektedir? Getir götür işlerine bakan Zencefilli Çörek’le aralarında acaba sadece bir baş sallamadan ibaret bir iletişim mi vardır? Sadece çörekle mi beslenmektedir Bartleby? Avukat gittikçe Bartleby’nin varlığıyla dolup taşar. Onu sık sık düşünmekte ve vicdan muhasebesi yapmaktadır. Kimdir bu zavallı adam, nereden gelmektedir? Onu kapı dışarı etmenin suçluluğuyla baş edip edemeyeceğini tartmaktadır. Ve son hamle olarak Bartleby ile ahbap olmayı denemek ister; belki bu yolla kâtibini çalıştıracaktır. Ama bu girişim de sonuçsuz kalır.

Nitekim kâtibimizin itaatsizliği büroda kıyametin kopmasına kadar işi vardırır ve bir gün Hindi Bartleby’nin üzerine yürüyerek ona yumruklarını gösterir. Avukat son anda bu saldırıya engel olur ve ortalığı sakinleştirir ama aynı zamanda kendi sinirlerine de hâkim olmak için Kıskaç’a döner ve ona Bartleby’nin durumu hakkında ne düşündüğünü sorar. Kıskaç ilginç bir şekilde bu sefer daha itidallidir ve Hindi’nin tersine bu sefer Bartleby’nin durumunun geçici bir kapris olduğunu ileri sürerek yeni bir ikiliği ortaya çıkarır. Avukat bir yandan da düşünmekte ve kendi duygularına odaklanmaktadır. Bir tür saçma olgusu epik tiyatro biçiminde tüm sahneyi kaplamaktadır ve avukat içten içe Bartleby’nin karşı gelmesini, tepki vermesini istediğini düşünür. “O an kendisinden intikam alacağımı birazcık da olsa hissetmesini arzu etmekteydim” der çok ince bir içgözlemle. Arzuladığı şey en nihayetinde daha gerçek bir karşılaşmadır, insani bir karşılaşmadır, duyguların açıkça ifade edilebildiği, gizli öfke, nefret, karşı koyma ve saldırganlığın üzerindeki o tuhaf perdenin kalkması isteğidir. Ama avukatımız yine başarısız kalsa da Bartleby’ye yönelik gözlemleri gittikçe derinleşir; Bartleby’nin sabit, kararlı ve değişmeyen tavrına, taviz vermeyen duruşuna hayranlık beslemeye başlar. Bartleby’yi her zaman orada olan biri şeklinde tanımlar ve belgelerini teslim edebileceği güvenilir biri olarak inandığını söylemektedir. Kendi iş yerinde iş yaptırabilmek adına var olma savaşı veren isimsiz avukat ile bir isme sahip olan ama var olmamak için elinden geleni yapan bu tuhaf Bartleby’nin arasındaki ilişki de bir ikiliğe işaret eder. Avukat ve Bartleby bir madalyonun iki farklı yüzüdür sanki. Her ikisi de sanki ortak bir şeyi paylaşmaktadırlar, ya da ikisi de bu ortak şeyden ötürü birbirleriyle iç içe geçmiş durumdadırlar. Bartleby’nin saygılı sükûneti ile avukatın baskıladığı öfke ve nefreti, iç hesaplaşmaları simetrik bir tezat oluşturmaları açısından ilginçtir. Bu metnin sonuna doğru daha da belirginleşir.

Bir Pazar günü avukat kiliseye giderken vaktin erken olduğunu fark edip hazır büronun yakınlarındayken uğramaya karar verir. Anahtarları da o gün “tesadüfen” yanındadır. Anahtarı kilide soktuğu zaman içeriden kilitli olduğu anlaşılır. Bartleby içeridedir. Yine bir şaşkınlık anı yaşanır tahmin edileceği gibi ve Bartleby bir “hayalet” gibi karşısında belirir ve çok üzgün olduğunu ve şu an için onu “içeri almamayı tercih ettiğini” söyler ve hazırlanması ve içeri alması için avukata dışarıda biraz dolanmasını “kayıtsızlıkla” salık verir. Avukat dışarıya çıkar Pazar günü ıssızlaşmış Wall Street sokaklarında turlanmaya başlar. Bartleby’nin yalnızlığı adeta Pazar günkü Wall Street’in sokaklarına sirayet etmiştir. Issız ve terk edilmiş sokakları anlatıcı tarihi Petra’ya benzetir. Hafta içi hınca hınç kalabalık olan Wall Street’in Pazar günkü hali hayalet şehir Petra gibidir. Burada da bir ikilik hatta ikizlik durumu vardır: bir Pazar günü yalnız dolaşan ve yanında hiçbir yakını ya da akrabası olmayan anlatıcımızla kimsesiz, yersiz yurtsuz, çalıştığı büroda yatıp kalkan Bartleby sanki aynı kişidir, yalnızlıkları bize bu iki kişinin aynı kişi olabilecekleri yönünde düşünmemize sevk eder. Biri saygın, düzenin içinde ve “varlıklı” ama yalnız bir avukat, diğeri ise, varla yok arasında, yersiz yurtsuz, yaşamla ölüm arasında tuhaf bir yerde konumlanmış hayalet bir varlıktır ama yalnızlıkları aynıdır. “ Ben de Bartleby de aynı Adem’in çocukları değil miydik?” der avukat, hüzünle, karşılaştığı manzara karşısında. Avukatın Bartleby’ye karşı ruhsal açıdan gittikçe yakınlaşması söz konusudur ve hatta onun solgun vücudunu düşünürken aklında şöyle bir imge belirir: Bartleby “bir sargı bezinin içinde yatıyordu, çevresi kendini hiç önemsemeyen yabancılarla doluydu”. Bartleby’nin hastalıklı, yalnız, ıssız hali avukatın aklında terk edilmiş bir bebek imgesini çağrıştırır; avukatın bu hayallemesi tıpkı alfa işlevini çalıştıran bir analist gibidir ve Bartleby’nin geçmişi üzerine sanki bir bazı varsayımlarda bulunmaktadır. Terk edilmiş bir bebek olabilir miydi Bartleby? Avukat kendisine nereden geldiğini, ailesi var mı yok mu, ona nasıl yardım edebileceğini sorar. Tabii tüm bu sorular Bartleby tarafından meşhur formülüyle geri çevrilir. Avukat bu hayallemelerinde metin ilerledikçe gittikçe ustalaşır: “Yemek yesin, kalacak yer bulsun diye ona para verebilirdim, fakat ona acı veren şey vücudu değildi, hayır efendim, onun mutsuzluğu ruhundan gelmekteydi ve bendeniz bu ruha erişememekteydi hiç.”[6] Bartleby’nin tüm varlığı ciddi bir melankolik içe dönme hatta otizmi çağrıştıracak tutum içindeydi. Tek yaptığı şey paravanın arkasındaki loş penceresinden dışarıya “o cesedimsi tuğla duvara bakarak uzun uzun” beklemekti. Terk edilmiş bebek imgesi “beklemek” yorumuyla burada sanki buluşur ve Bartleby’yi biraz daha tanımaya devam ederiz.

Bu arada tüm büro çalışanlarının diline farkında olmadan Bartleby’nin tuhaf formülü yapışır.  Avukat Kıskaç’tan Bartleby’nin fazla üstüne gitmemesini ve geri çekilmesini “tercih ettiği”ni söyleyecektir bir anlık dalgınlıkla. Keza Kıskaç da “ona tercih şansı vermeyi tercih ederdim” demekte Hindi de yine buna benzer bir formülle koroya katılmaktadır. Bu tuhaf formül, Bartleby’nin konumuna uymamaktadır: bir noterde çalışan kâtip olarak Bartleby tercihlerini ileri sürecek bir konumda değildir. Hayali, ya da başka yerden gelen, başka birine ait bir deyiştir bu: orada olmayan ama varlığı bu tuhaf formülle hissedilen hayalle gerçek arasında tuhaf bir yerde konumlanan birisidir bu kişi. Bartleby’nin içinde sanki farklı biri konuşmaktadır. “Yapmamayı tercih ederim”in farklı versiyonları bulaşıcı bir biçimde tüm büroya yayılır, iz bırakır, Bartleby’nin varlık parçaları sanki oradaki her bir kişiye sirayet etmiştir. Simgeleşmemiş kişisel bir travmanın yakın çevre üzerinden simgeleşme girişimi olarak yorumlanabilecek bu tuhaf durum sanki Bartleby ile kurulan bir tür özdeşleşim, onu hayatta tutma girişimi olarak yorumlanabilir mi? Tıpkı yaşammetin türündeki edebiyatın yaptığı gibi söz konusu metnin içindeki öykünün içinde de bir hayatta tutma gayretinin olması, oyun içinde oyunun bir türü olabilir mi?

Günler geçer ve Bartleby her zamanki hareketsiz, duvara karşı durmaya, ya da beklemeye devam etmektedir; avukat sonunda, Bartleby’yi derin iç muhasebesinden sonra, işten çıkarmaya karar verir ve belirli bir miktar para verip mekânı 6 gün içinde terk etmesini söyler. İleride de herhangi bir yardıma ihtiyacı olursa kendisine yazmasını da ekler. Bartleby herhangi bir tepki vermez ve “yıkılmış bir tapınağın hala ayakta duran son sütunu”[7] gibi orada kala kalır ve bir yere kıpırdamaz.

Avukat kafası Bartleby ile meşgul vaziyette bir gün geçirir. Bir yandan karar vermiş olmanın memnuniyeti ile kendini tebrik etmekte diğer yandan içini kemiren bir kaygıyla da baş başadır. Gerçekten Bartleby’den kurtulmuş mudur? Bartleby parasitik bir nesne olarak ruhuna sirayet etmiştir ve ondan kurtulmak sanki o kadar kolay değildir. Hatta yürürken yanından geçen insanların konuşmalarını kendi iç konuşmalarına benzetir. Bir yoldan geçen şahıs mesela yanındakine “var mısın iddiaya, olmayacak” türünden bir şeyler söyler. Avukat bunu Bartleby’den kurtulamayacağına dair düşünceleriyle bir an için bir tutar. Sanki dış dünyadaki herkes onun sorunu konuşmaktadır. Ruhsallık içi ve dışı sanki tek vücut olmuş, avukatın benliğinin sınırları ortadan kalkmıştır. Geçici psikotik bir durumdur bu sanki ve Bartleby’nin etkisi, travma nitelikli etkisi devam etmektedir avukatın ruhsallığında. Nitekim beklenen olur ve ertesi gün avukat büroya vardığında Bartleby’nin hala orada olduğunu görünce kendi deyimiyle “yıldırım çarpmış birine” döner. Yine bir travma imgesi karşımızda belirir ve bu imge kitabın sonuna doğru daha da belirginleşir. Bartleby’nin hareketsiz duruşuyla yıldırım çarpmışa dönmüş avukatın imgeleri örtüşür, birbirine geçer. Burada da travmanın yarattığı bir tür bulaşıcılık, kimlik ve bedenlerin iç içe geçmesinden söz edilebilir. Hatta bir adım daha öteye gidersek bu taşlaşmış bedenler bizi durmuş hareketsiz ve donuk bir zamana, travma zamanına da götürdüğü ileri sürülemez mi?

Zamanın durduğunu avukatın yinelenen taleplerinde ve Bartleby’nin kanıksadığımız “tercih etmediğini” ifade eden yanıtlarında görürüz. Ama bunlar bir şeyi değiştirmediği gibi avukat Bartleby’yi kendisine yapışmış olarak yaşamakta ve huzursuzluğu gittikçe artmaktadır. Ve sonunda onu polise teslim etmek seçeneği ona çok zalimce geldiğinden, kendisi taşınmaya karar verir ve bundan Bartleby’yi de haberdar eder.

Avukatın taşındığı yeni mekânında Bartleby yoktur ama varlığı hissedilmeye devam edilir: avukat koridorda duyduğu ayak sesleriyle irkilmekte sanki bir hayalet tarafından takip edilmektedir. Travmanın hayaletleri gibi, bu da tuhaf ve tedirgin edici öğelerden biridir metinde.

Metnin sonu bu tuhaflık, ikizlik, donukluk ve geri dönen hayalet türünden travma sonrası öğeleri daha da belirginleştirir. Birkaç gün sonra bir adam çıkagelir ve Bartleby adında tuhaf bir kâtibin orada yaşamaya devam ettiğini, merdivenlerde uyuduğunu ve çalışmayı reddettiği gibi mekânı da terk etmeyi reddettiğini söyler. Ayrıca bu durumun orada çalışan insanları tedirgin ettiğini söyler. Avukattan bu konuda bir şeyler yapması istenir zira onu tanıyan son kişidir. Avukat Bartleby’yi bulmaya gider ve girişimi yeniden başarısız olur. Nitekim Bartleby serserilik suçundan hapse atılır. Avukat onu görmeye gider ve Bartleby’nin hapishanede “yemek yemememeyi tercih ettiği”ni öğrenir. Avukat, hapishanenin mimarisini eski Mısır piramitlerine gibi “taştan mezar”a benzetir. Bartleby hareketsiz bir duvarın dibine çökmüş, derin bir uykuda gibidir. Ölümü yakındır ve kısa bir süre sonra da ölüm haberi gelir. Derin kasvetli bir atmosfer içindeyizdir okuyucu olarak ve karşı aktarımımızda derin bir üzüntüyü hissederiz. Hiç kimse Bartleby’nin kendi özkıyımına müdahale edememiş, onun yok olmasına engel olamamıştır.

front_cover

 

Hikâyenin son sayfasında ilginç bir bulguyla karşılaşırız. Anlatıcımız avukat Bartleby’nin geçmişine, daha önce nasıl bir hayat sürdüğüne dair merakını bir nebze tatmin edecek bir bilgi verir bize. Bu haber bir dedikodu olmakla beraber önemlidir. Bartleby avukatın yanında çalışmadan önce Washington’da adresine ulaşamamış “ölü” mektupların getirildiği bir büroda kâtiplik yapmış, daha sonra da bir yönetim değişikliği sonucu işine de son verilmiş. Oradaki görevi de adresinde bulunamayan mektupları imha etmektir. Avukat “Adresine ulaşmayan “ölü” mektuplar! Kulağa ölü insanlar gibi gelmiyor mu bu laf ?”[8] diye kendi kendine sorar. Bir umut taşıyıcısı olan mektuplar son hızla ölüme doğru koşmuşlardır. Tıpkı ölü mektuplar gibi Bartleby de yaşamını da bir anlamda aleve atmamış mıdır? Tıpkı bağımlı olduğu Öteki’nin yokluğuyla özdeşleşerek yok olmayı “tercih etmemiş”midir? Kahramanımız acaba kimden haber bekliyordu ya da kimi bekliyordu öyle uzun uzun pencere önü bekleyişlerinde? Acaba burada paradoksal bir varlık sorunu ile karşı karşıya gelmekte değil miyiz? Ötekinden ayrılmamak adına onunla melankolik bir biçimde özdeşleşmek, öznenin varlığının paradoksal başlangıcına bizi götürmez mi? Bu doğrultuda Bartleby’nin edebiyat kritiklerinin, nevrotik, Oidipus nitelikli dizgeye ait sivil itaatsizlik olarak yorumladıkları “yapmamayı tercih ederim” formülü bizler için farklı bir anlam içerir. Bu formülün içinde çağrılara kulak vermeyen hem nesnenin olumsuzluğunu (yapmamayı), hem de öznenin yani Bartleby’nin var olma çabasındaki boşa giden “spontane hareket”ini ve bu olumsuzluğu “tercih edişi”ndeki özgürlük hamlesini görmüyor muyuz? Unutmayalım spontane hareket Winnicott’ın düşüncesinde bu hareketin değerini anlayan bir ötekinin yanıtı sayesinde yaratıcılığa dönüşür ve özneye yaratıcılığının öznesi olduğunu hissettirir. Oysa Bartleby’nin spontane edimleri sonsuz bekleyiş içinde, yanıt veren bir Öteki’nin yokluğunda yaratıcılığa değil özkıyıma dönüşmüştür. Paradoksal bir durumla karşı karşıya değil miyiz? Şöyle ki Bartleby özne olarak var olabilmesi için kendisini yok etmelidir.

Bartheleby’nin öyküsü narsisizmin patolojik durumlarda öteki ile kurulan ilişkileri, yakın çevrede ortaya çıkan ikililik, ikizlik, muğlâklık, tuhaflık, yabancılık gibi öğeleri göstermesi açısından önemlidir. Ama bu öykünün en önemli özelliği aynı zamanda tüm bu öğelerin üzerine birer duygu katarak bize aktarmasıdır. Başta anlatıcı olmak üzere öyküdeki tüm karakterlerin Bartleby’nin çökmüş ve simgeleşmemiş varlık parçaları üzerine geliştirdikleri duygu ve duygulanımlarının izini sürerek Bartleby’nin kimliği yeniden inşa edilmiş ve bir anlamda onu hayatta tutmanın, ama bu sefer Bartleby’nin bıraktığı izi kayıt altına alarak hayatta tutmanın kapısı açılmıştır. Tüm bu duygu ve duygulanımların aynı zamanda eşlik ettiği tuhaf ve yabancılık içindeki yaşammetin kurgusunda Melville yazı yoluyla sessiz, izsiz ve yalnız ölümlere karşı bir söz, anlatı, duygu, anı ve duygulanım hediye ederek onları yok olmaktan kurtarmış ve insanlığa armağan etmiştir. Tıpkı bir analizanı dinlediğimiz zaman karşı aktarımımızda ortaya çıkan kimi temsil, duygu, duygulanımları analitik sürecin bir parçası olarak kabul edip onları ortak simgeleştirme süreçlerine dâhil etmemiz gibi, bir edebiyat metniyle de karşı karşıya kaldığımız zaman benzer süreçler bizi yakından takip etmiştir. Edebiyat bu anlamda henüz simgeleşmemiş ama simgeleşmek için bir anlatıcıya gereksinim olan malzemelerin ortaya çıkmasına vesile olacak yaratıcı bir potansiyel alan yaratır. Bu alan içinde öznenin ya da öznelliğin ihtimali doğar. Bu anlamda Bartleby adlı şahıs ister hayali, ister gerçek olsun, metin insanlık için bir kazanımdır.

Tıpkı psikanalist olarak yaşam öykülerini birinci elden elde edemeyip, aktarım özellikle de çerçeve üzerine yapılan aktarım sayesinde, inşa yoluyla elde ettiğimiz gibi, Melville’in Bartleby’sini de kurgusal olarak da olsa benzer bir yolla elde etmeye çalışması, edebiyat ve psikanalizin ortak bir işleyişine bizleri tanık etmez mi? Birincil narsisizmin işleyişine ve onu yeniden yapılandırmasına bizleri tanık eden Yaşammetin bu ortak işleyişin paradigması olarak düşünülebilinir mi? Bu anlamda acaba metnin son tümcesi ve bu sunumun başlığı olan “Vah Bartleby! Vah insaniyet!” çığlığını, Melville’in tüm insanlığa, dolayısıyla biz psikanalistlere de yaşamı, kimlikleri ve dolayısıyla özneyi yeniden inşa etme yolundaki insanlık ve medeniyet yolunda atılacak nice adımlara bir çağrı olarak da düşünmemiz mümkün müdür?

 

 



*  Lyon II Üniversitesi Yaratıcılık Ağı ve Psike İstanbul işbirliği ile 26-27 Eylül 2014 tarihinde “Narsisiszm ve Yaratıcılık” temalı konferansta sunulan bildiri.

 

[2] Melville H., (1853), Katip Bartleby, Helikopter Yayınevi, Türkçeye çeviren: Kaya Genç, 2010.

[3] “La Déconstruction du narcissisme primaire” Année psychanalytique internationale, n° 9 (2011) . - pp. 177-193

[4] Bu kavram J. Altounian tarafından  La survivance, Ecrire La Rupture Réinstaure l’Héritage”, DUNOD, Paris 2000,  p.145. içinde ileri sürülmüştür.

 

 

[5] A.g.y. s.29.

[6] A.g.y. s.41

[7] A.g.y. s.47

[8] A.g.y. s.64

}