Öncelikle beni buraya davet eden herkese, özellikle psikanalitik bakış açısını psikiyatri pratiğine de yansıtmış psikiyatri uzman­larına teşekkür ederim.

Bugün buraya manik-depresif psikozları psikanalitik bir bakış açısıyla ele almak üzere, özellikle kayıp ve yas bağlamın­da konuşmaya geldim. Amacım burada manik-depresif psi­kozlardaki ruhsal işleyişin mekanizmalarını ele almak ve tabii mümkün olabildiği kadar sizlerin pratiğine de yansıyabilecek birkaç öneri getirebilmek. Hastane ortamında bu tür psikozla­rı biyolojik yöntemlerle tedavi ediyorsunuz. Ama salt biyolojiyle de yetinmiyorsunuz. Hastanın sosyo-kültürel çevresini de anla­maya ve özellikle de aile bireylerinin de tedaviye yönelik işbir­liğini sağlamaya çalışıyorsunuz. Böylece uyguladığınız biyolojik tedavi bir dizi karmaşık psikolojik sürecin içinde yer alıyor.

Biraz önce ruhsal işleyiş dedim, belki bu kavramdan yola çıkabilirim. Ruhsal yaşamımız, düşünme edimlerimiz, karar verme mekanizmalarımız doğumla birlikte, hatta doğumdan önce anne rahminden itibaren harekete geçen süreçleri içerir. Bebeğin kaotik de olsa bir ruhsal yaşama sahip olduğunu bebek gözlemlerinden biliyoruz. Anneyle kurduğu ilk ilişkide, -bu­rada memeyle kurduğu ilk ilişkide demem daha doğru olacak zira bebek henüz anneyi bütün bir nesne olarak algılamıyor- bebek bir dizi -“ruhsal” diye nitelendireceğimiz- duygulanım yaşıyor. Meme bebeğin dünyayla kurduğu ilk ilişkinin öznesi hatta meme bebeğin dünyasıdır denilebilir. Başlı başına bir dün­yadır meme bebek için.

Herhalde bu girişten sonra sizlere Melanie Klein’dan söz edeceğimi anlamışsınızdır. Ruhsal yaşamımızın en belirgin özelliklerinin bebeğin memeyle kurduğu ilişkide olduğunu ileri süren Klein, Freud’dan önemli bir mirası devralmıştı. Bu mirası tabii burada ele almam olanaksız; yalnız buradaki sunumum­la bağlantılı olduğunu düşündüğüm “ruhsal gerçeklik” kav­ramıyla yetinebilirim. Biliyorsunuz Freud’un ilk keşiflerinden biri histeriklerin sergilediği bedensel belirtilerin hep bir anlam taşıdığı üzerineydi. Bu anlam da genellikle dışarıdan kolayca anlaşılan cinsten değildi, yani gizliydi. Genellikle cinsel içerik­li olan bu anlamlar hastaların kendilerinin de bihaber olduğu başka bir dünyaya işaret ediyordu. Örneğin Anna O. vakasın­da Anna’nın bedensel şikâyetlerinin birçoğu hasta babasına baktığı zamanlardaki anılarına tekabül ediyordu ve beklenen bir ölümün habercisi gibiydiler. Anna örneğin, halüsinasyonlarında kurukafa görmüştü. Ya da kısmi felçle hareketsiz kalan uzuvları yine babasının yatalak olduğu zamanlarındaki beden temsiliyle yakından ilişkiliydi. Baba yatalaktı ve hiçbir yeri kı­mıldamıyordu; Anna’nın da birçok uzvu kısmi felç halindeydi. Bir anlamda Anna O. bedeninde babasının arazlarını taşıyordu. Yani iç dünyasında baba nesnesini bir iç nesne haline getirmiş, içe atmış ve o nesneyle özdeşleşmişti. Böylece iç dünyasında babasını yaşatmaya devam ediyordu; bir anlamda babası ölmemişti. Ama bu baba hastalıklı ve zulmedici bir babaydı zira Anna’nın korku ve endişeleri had safhadaydı. Klein’ın terimle­riyle söylersem Anna başarılı bir yas sürecini tamamlamış ol­maktan çok uzaktaydı. Başarılı bir yas süreci yası tutulan kayıp nesneyi iyi bir nesne olarak benliğe yerleştirmek ve onunla öz­deşleşmekten geçer ki bu konuyu manik depresif psikozlar bağ­lamında birazdan ele alacağım.

İşte biraz önce sözünü ettiğim ruhsal gerçeklik, Klein’ın ya­pıtında iç nesnelerle dolu bir yaşama işaret ediyor. Bu yaşam be­beklikten, hatta anne rahminden itibaren şekillenmeye başlıyor ve her zaman dış nesnelerle kurulan ilişkilerle birebir örtüşmüyor. Örneğin Klein tedavi ettiği çocuklardan birinde çok acıma­sız bir üstbenliğe işaret eden derin bir suçluluk duygusu tespit etmişti. Oysa çocuğun anne-babası modern eğitim taraftarıydı­lar ve çocuğun üzerinde duygulanımsal bir baskı yaratmamaya özen gösteriyorlardı.

Şimdi gelelim Klein’ın kuramındaki bebeklerin ruhsal ya­şamına. Bildiğiniz gibi Freud ruhsal hastalıkların ve genel an­lamda ruhsal yaşamımızın ve karakter ve kişilik oluşumumu­zun temelinde çocukluğumuzdaki yaşantıların etkisini vurgu­lamıştı ve özellikle de çocuğun çaresizliğini ve çocuğun ebe­veynine ya da onu yetiştiren kişilere olan mutlak bağımlılığının nevrozların oluşumundaki temel etkisini göstermişti. Evrensel bir karmaşa olan Oidipus karmaşası tam da çocuğun ebeveyn karşısındaki güçsüzlüğünü ve çaresizliğini anlatmaktadır. Kle­in ise bu karmaşanın daha eski yön ve zamanlarına iner ve yal­nız çocukların değil doğrudan bebeklerin de coşkusal yaşantı­larını ele alır. Burada coşku sözcüğünü kullanıyorum zira söz konusu olan sadece duygu ve duygulanımlar değil aynı zaman­da da bedensel içerikli duyum ve ön düşünce biçimleridir ki bi­razdan sizlere onları anlatacağım. Klein bu ön düşünce biçimle­rindeki kimi saplantıların ileride oluşacak psikozların temelin­de olduğunu ileri sürer.

Klein’a göre doğumdan itibaren bebek kaygı duyabilen, buna karşı savunma mekanizması kullanabilen ve ilkel de olsa hem gerçeklikte hem de düşlemde nesne ilişkileri kurabilen bir benliğe sahiptir. Ama tabii yeni doğmuş bebeğin benliğiyle 6 aylık bebeğinki aynıdır denilemez. Tabii bir de yetişkinin birle­şik benliği de apayrıdır. Klein bebekteki benliğin, dayanılması güç bir kaygı taşıdığını ileri sürer. Bebek bir yandan gerçekliğin dayattığı şokla, öbür yandan da içeriden işleyen ölüm dürtüsüy­le başa çıkmak zorundadır. Bu kaygıya karşı savunma yöntemi olarak benlik dışarıya yansıtmayı, dışarıya fırlatmayı kullanır. Benlik ikiye bölünür ve bebek, ilk nesneye yani memeye, içinde ölüm dürtüsü bulunan benliğin bir kısmını fırlatır ve onu me­menin içine yerleştirir. Burada ölüm dürtüsü derken bebeğin sadizmini ve memeyi parçalayarak yiyip yutan sadist nitelikli bir imgeyi de aklınızda tutmanızı öneririm. Böylece meme bu ölüm dürtüsünü içerdiğinden bebek için tehlikeli ve tehdit edici bir nesneye dönüşür. İlk zulmedici nesne işte böyle ortaya çıkar. Ama tabii dışarıya fırlatılan sadece bu ölüm dürtüsü değildir; benlik aynı zamanda libidosunun bir kısmını da memeye fırla­tır ve ideal nesnesini oluşturur, ideal nesnesiyle libido nitelikli bir ilişki kurar. Tabii şematik bir biçimde size tasvir ettiğim bu durum bebeğin memeyle kurduğu yaşantısının farklı veçheleri­ne işaret eder. Meme verici, doyurucu ve memnun edici oldu­ğunda bebek için ideal nesne yerine geçer. Meme erteleyici ve yoksun bırakıcı olduğunda ise biraz önce anlattığım yansıtma mekanizması ile zulmedici bir nesneye dönüşür. Ama bu ev­rede bu iki meme aynı meme değildir dikkat ederseniz. Bölme mekanizmasıyla bebek bir yandan iyi ve ideal nesnesini, bir yandan da kötü ve zulmedici nesnesini yaratır. Yaratır diyorum ve burada önemle altını çiziyorum zira ruhsal yaşamımızın başlangıcı Klein’a göre, bebeğin memeyle kurduğu ilk ilişkisin­de, bu ilişkinin niteliklerine göre kendi yarattığı bir alandır. Bir diğer önemli husus da şudur: Bebek bu ruhsal yaşantıyı önce­likle dışarıda yaratır, yani meme üzerinden geçerek, dışarıdaki bir nesneden geçerek ilk ruhsal alanının temelini oluşturur. Bu dışarıda yaratılan ruhsal alan yavaş yavaş içe atma yoluyla, be­beğin benliğinin içinde yaşam bulmaya başlar. Yani bir başka deyişle ruhsal işleyiş, ruhsal hayat ya da ruhsal gerçeklik önce benliğin dışında şekillenir ve şekillendiği biçimde içselleştirilir. İşte yaşamın ilk dönemindeki paranoid-şizoid konumu Klein böyle tarif eder, zira burada baskın gelen kaygı biçimi paranoid niteliklidir ve benliği niteleyen evre de şizoid evredir çünkü bölme, bölünme yoluyla kendini ifade eder. Klein bebeğin bu ilk 6 ayını kapsayan evresine önce “evre” sonra “konum” adını verecektir zira bu konumdaki yaşantılar salt o evreye mahsus kalmaz, yaşamın bütününe yayılır ve benliğin baş edemediği kimi zorluklarla baş edebilme biçimi olarak ortaya çıkar. Manik depresifin baş edemediği zorluklara birazdan geleceğim.

Paranoid-şizoid konumun başlıca savunma mekanizmala­rı biraz önce belirttiğim içe alma ve yansıtma mekanizmaları­dır. İyi olan içeri alınır, kötü olan dışarı atılır. Ama bu tabii yine şematik bir anlatım zira kimi zaman iyi olan da dışarı fırlatılıp içeri alınmış zulmedici bir nesneden korunmaya çalışılabi­lir. Keza kötü ve zulmedici bir nesne de kontrol amacıyla içeri alınabilir. Burada amaç ideal nesneyi zulmedici kötü nesneden mümkün mertebe uzak tutmak, dolayısıyla kontrol altında tutmaktır. Zulmediciler kimi zaman dışarıdan gelen bir tehlike şeklinde algılanabildiği gibi, hipokondriyak kaygılar biçimin­de de içeriden gelen bir tehlike şeklinde de algılanabilir. Bazen zulmedicilik çok aşırı olduğunda benlik onları inkâr etme yo­luna gider ve tümgüçlülüğü kulanır. Tümgüçlü bir şekilde tüm zulmedicileri yok etmek bu inkârı temellendiren bir unsurdur. İnkâr etmeyi yok etmek olarak düşünürsek temelindeki saldırganlığı daha iyi görürüz. Bu mekanizma zulmediciyi idealleş­tirmeye kadar gider. Bazen benlik bu düzmece ideal nesneyle özdeşleşebilir.

Dikkat ederseniz Klein’ın, bebeğin ilk aylarındaki ruhsal yaşam tasviri cehennemvari bir yapıya sahiptir. Freud’un tasvir ettiği bebekliğin kayıp cennet olduğu yönündeki kurgularından çok farklı bir durumla karşı karşıyayız. Bu arada bir parantez açayım: Freud’un anneliği ve anneyi ülküleştirmiş olduğu ar­tık çağdaş psikanalistler tarafından çok sık vurgulanan bir ol­gudur. Tabii biraz karikatürize edersek sanki Freud’un bebeği, cehenneme, anneden koptuktan sonra baba sorunsalıyla girer. Başka türlü söylersek cehennem Freud’un metninde bebeğin baba ile karşılaşmasıdır. Ondan önce sanki her şey süt limandır. Klein’ın bebeği ise düşmanlarla savaşıyor, korkularını yenebil­mek için kendine ideal bir nesne yaratıyor, kimi zaman bu kor­kularla baş edebilmek için inkâra başvurup, bütün zulmedici öğeleri toptan yok ediyor. Anne henüz bütün bir kişi değil, yani kimi zaman iyi kimi zaman da kötü olabilen tek bir kişi değil, kısmi nesneden oluşmuş ya çok iyi ya çok kötü iki anne var. Bü­tün bu saydığım savunma mekanizmaları, özellikle de içe atma, dışarıya fırlatma ya da yansıtma, biraz önce sözünü ettiğim bölmeyi, yani iyilerle kötüler arasındaki bölmeyi sağlamaya yarıyorlar; yani bir yandan ideal bir nesnenin varlığını sürdür­meyi ve onu zulmedici nesnelerden korumayı hedefliyorlar. Bu savunma mekanizmaları öbür yandan da ayrılığı engelliyorlar, yani bebeğin memeden ya da anneden (bu ikisi bebek için aynı şey) kopmasını, ayrılmasını engelliyorlar. Bir düşünün sürekli birisinden bir şey alıp içinize atıyorsunuz ya da tam tersi kendi içinizden (iyi ya da kötü) bir şeyi kalkıp o nesneye atıyorsunuz. Bu düzenek ayrılmak değil, neredeyse tamamıyla ayrılmamak üzerine kurulu. Ki burada yansıtmacı özdeşleşim mekanizma­sı devreye giriyor ve bebek bu mekanizma sayesinde annenin içinde yaşamaya devam ediyor.

Peki, bu nasıl oluyor? Yansıtmacı özdeşleşim mekanizması nasıl işliyor? Bebek bir nesneyi yansıtma yoluyla annenin içine yerleştiriyor ve bu yolla meme-anneyi içeriden kontrol ediyor. Meme-annenin bütün düşünce, tepki, duygu ya da duygula­nımları, bebeğin annenin içine yerleştirdiği bu nesne tarafından şekilleniyor. Sonuçta anne ile bebek arasında bir iletişim ağı kurulmuş oluyor. Bu mekanizma anne ile kurulan ilk bağı tem­sil ettiği gibi patolojik durumlarda nesneyi mutlak bir şekilde kontrol etmeyi de hedefliyor. Manik depresif psikozlardaki nes­neyi mutlak bir kontrol altında tutma çabası işte bu mekanizma sayesinde oluyor. Belki klinik çalışmamızda bu mekanizmayı daha etraflıca ele almamız mümkün olabilir.

Biraz önce bebeğin nesneden ayrılmama üzerine kurduğu düzeneklerden söz ettim. Ayrılmamaya çalışmak, kaybetmeye ve dolayısıyla nesnenin yasını tutmaya karşı olan bir hareket. Klein bütün yas süreçlerinin prototipinin bebeğin memeden ke­silmesinde yattığını ileri sürer. Memeden kopmayla birlikte be­bek depresif konuma adımını atar ama paranoid-şizoid evrenin etkileri bütün şiddetiyle hüküm sürmektedir. Klein’a göre iyi ve mutlu deneyimler kötü ve yoksun edici deneyimlerden nicelik ve nitelik olarak fazla ise, bebeğin ilkel benliği daha az bölme mekanizmasına başvurur, iyi ve kötü nesne birbirlerine daha çok yakınlaşırlar ve yansıtma yoluyla zulmedicilerle savaşma daha az başvurulan bir yöntem olur. Bebek tedricen daha birle­şik bir benliğe sahip olma yolundadır. Korku ve dehşet duygu­ları azalır ki bu bebek gözlemlerinde de doğrudan izlenebilen bir olgudur. Bebek kendisi ile nesnesi arasındaki farkı, tedricen fark etmeye başlar. Depresif konuma giden yol açılır.

Depresif konumun özelliklerine geçmeden önce manik depresif psikozluların bu konuma ulaşabildikleri ama yas, kayıp, nesneye karşı duyulan bağımlılık duyguları gibi duygular­la baş edememekten ötürü bu duygulara karşı patolojik savun­ma mekanizmaları kullandıkları ve depresif konumu içeriden çalıştıramadıkları söylenebilir.

Öncelikle “depresif” sıfatını ele almakta fayda var. Bura­daki “depresif” terimi psikopatolojideki depresyonla eşanlamlı değil. Depresif konum terimi suçluluk ve hüzün duyguları duy­ma yetkinliğine gönderme yapar ve melankolik bir depresyon­dan çok farklıdır. Patolojik depresyon aksine depresif konumun başarısızlığından kaynaklanır.

Klein’a göre bebek 6. ayının sonunda annesini bütün bir kişi olarak algılayabilir. Depresif konum bu değişimle başlar. Nitekim nesne bütün olduğunda onun kaybı da kendini o de­rece hissettirecektir. Klein “bütün kayıp”tan söz eder. Aynı za­manda nesneye yönelik endişe ve kaygı duyguları da mümkün olabilir ve nesneyle özdeşleşmenin yolları açılır. “Bütün” anne sürekli bir tehlikeye maruz nesne olarak hissedilir.

1952 yılında Klein bu konumu birleşik anne-baba imagosundan hareket ederek daha da netleştirir. Bu imagonun ayrış­ması doğrudan ve ters Oidipus karmaşalarına giden yolu açar. Depresif konumun başladığı evre Oidipus karmaşasının oluş­masının da habercisidir. Klein’a göre bebek anne-babayı birleşik bir biçimde algılar ve onları arkaik bir ilk sahne içinde sadist nitelikli düşlemlerle tahayyül eder. Bu iki imagonun ayrışması anne ve babayı ayrışmış cinsel kimlikleriyle de algılamasına yol açar ki bu da Oidipusçu hareketin başlangıcıdır. Bu arada tabii psikomotor olgunlaşma ve bilişsel gelişim sayesinde de, gerçek iyi nesnenin onarımı ve içe atımı sağlanmaktadır.

Depresif konumunu çalışan bebek benliğinin içinde bütün ve kalıcı iyi bir iç nesneyi oluşturur: bu çocuğun çiftedeğerlilik deneyimine adım atmasını sağlar. Çiftedeğerlilik burada olum­suz anlamda kullanılmamaktadır. Günlük kullanımda birisine çiftedeğerli dediğimiz zaman o kişinin kaypak biri olduğunu, değerlerini karşılaştığı durumlara göre ayarladığını, fırsatçı biri olduğunu düşünürüz. Kleincı terminolojide çiftedeğerlilik ak­sine bebeğin bir üst konuma geçtiğini müjdeler. Anne hem iyi hem kötü olabilir. Kimi zaman iyi kimi zaman kötü olarak algı­lanabilir; ama bu hem iyi hem de kötü olarak algılanabilen anne artık tek kişidir. Bebek tedricen anneyi bütün bir kişi olarak iç­selleştirir. Bölme mekanizmaları azalır ve nesneyle özdeşleşme bütün olur. Şizo-paranoid evredeki benlik parça parça idi ve nesneyle yansıtmacı özdeşleşim yoluyla karışmıştı. Oysa depre­sif konumda daha bütünleşmiş bir benlikle karşı karşıyayız ve bu benlik birbirine zıt çatışmalar içerir zira iyi ve kötü birbir­lerine daha çok yaklaşmışlardır. Klein bu çiftedeğerliliğin, iyi nesnenin aynı zamanda kötüyü de içerebileceğini tanıdığı za­man mümkün olabileceğini söyler.

Bütünleşme süreci aşk ve nefretin birleşmesi ve tümgüçlülüğün de tedricen terk edilmesiyle gerçekleşir.

Bu konumda ortaya çıkan depresif kaygılar nesnenin zarar görebileceği endişelerini barındırır ve nesneyi onarma isteği ortaya çıkar. Manik konumda olduğu gibi nesne artık hor gö­rülmemektedir; nesnenin ülküleştirilmesi ise körü körüne de­ğildir. Artık nesne için kaygı söz konusudur. Bu ülküleştirilen nesne yüceltme eğilimini de uyaracaktır.

Depresif kaygıların başında nesnenin kaybı gelir. Nesneye karşı yapılan saldırıların içeriden kaynaklandığını gittikçe daha net bir şekilde algılayan bebekte hakiki bir suçluluk duygu­su baş gösterir. Bu duygudan da acıma, pişmanlık, suçluluk ve onarım duyguları doğar.

Daha önce kısmi olan, kişi parçaları olan nesneler şimdi ay­rışmış ve bütün kişilerden oluşmuştur. Onlarla kurulan ilişki çiftedeğerliliği içerir ve onların içe atımı depresif bir üstbenliğin inşasına katkıda bulunur. Üstbenliğin iyiliği bu depresif ko­numdaki gerçek ve bütün nesnenin içe atımından kaynaklanır. Bu üstbenlik arkaik üstbenliğin acımasızlığını azaltır, onu yu­muşatır.

M. Klein depresif konumdaki yas çalışmasının ilkel benli­ği zenginleştirdiğinin altını çizer. Bu konumdaki bebek bir dizi kayıp yaşamaktadır. Bebek dışarıdaki nesneleri içe alarak ve onlarla özdeşleşerek bir anlamda onları kaybeder, zira artık on­lar eskisi gibi değildirler. Daha sonra nesnenin bağımsızlığı ve onun üzerinde mutlak bir kontrole sahip olamayacağı gerçeğiy­le yüzleşmek bebeği yeni bir yasla karşı karşıya bırakır. Sütten kesilme başlı başına bir yas çalışmasıdır zaten ve başarılı oldu­ğu durumlarda bebek hızla simgeleştirmeye başlar. Simgelerle kendisini ifade etmeye ve dolaylı ilişki kurmaya başlar ve anne ile kurduğu dolayımsız ilişkiden vazgeçmenin yolunu tutar. Bu anlamda her yas bebek için yüceltim dolu kazanımlarm yolunu açar.

İşte tam da bu aşamada, yani kayıp ve yas çalışmasının or­tasında, manik depresif psikozlar bir çıkmazla karşı karşıya ge­lir. Bu çıkmaz yas çalışmasının başarısızlığa uğramasıyla manik savunmaların harekete geçmesidir.

1935 yılında Klein nesneyi onarmanın manik biçimlerini “manik konum” adı altında betimler. Manik konum tümgüçlülük içinde onarmaya tekabül eder. Daha sonra 1940 yılından iti­baren kuramında bu kavram ortadan kalkacak ve yerini manik savunmaya bırakacaktır.

Manik savunmanın ruhsal amacı sadizmin doruğa çıktığı Oidipusçu evrede, birleşik anne-baba imgesinin canlanması­na, içerdeki anne-babanın birleşmesine engel olmaktır. Hanna Segal’e göre manik mekanizmanın üçlüsü kontrol, zafer ve hor görmedir. Tümgüçlülük türlü yollarla iç nesnelere hâkim olmayı ve kontrol etmeyi hedefler. Örneğin Benlik, nesneler­den kopmayı dener, iyi nesnelerin önemini inkâr eder. Aynı zamanda onlar üzerindeki kontrolünü eksik etmez. Nesneyle kurulan ilişki açgözlülükle betimlenir. Bir yandan bu onarma gayreti nesneyi eski haline döndürmeyi ve onu güzelleştirme­yi hedeflerken, bir yandan da onun üzerinde hâkimiyet kurma, onu geçme ve aşağılama, ona karşı zafer kazanma gibi hedefle zıtlaşan eğilimleri de içerir. Tabii patolojik durumlarda bütün bu öğelerin abartıldığı durumlarla karşı karşıyayızdır ki manik depresiflerin kliniği bize bunu açıkça sergilemektedir.

Nesne üzerinde kurulan kontrol, nesnenin önemini inkâr etme hatta onu aşağılama, ona karşı üstün gelme, galip gelme gibi zafer duygularının tümü kişinin kendi ruhsal gerçekliğinin inkârını ayakta tutmak için kurulan mekanizmalardır. Nesneye olan sonsuz ihtiyacı, küçük düşme ve önemsizlik duygularını aşırı karşılamak üzerine kurulan bu düzenekte, kayıp ve yas ça­lışması zulmedicilere teslim olma anlamını taşıdığından manik hasta tarafından şiddetle reddedilir. O hiçbir şey kaybetmemiş­tir, kaybedenler onun rakipleri, düşmanlarıdır.

Yas süreçleri benliğin ilkel dönemlerindeki kaygılarını ha­rekete geçirdiğinden ruhsallığımız yeniden örgütlenme yolunu tutar. Her kayıp, bu kayıp soyut ya da somut bir kayıp olsun, bilinçdışımızda o kaybolan nesneyi yok ettiğimize dair, onu öldürdüğümüze dair bir bilgiyi de içinde barındırır. Ünlü psi­kanalist Abraham mesela ölüyü yamyamca yediğimize dair bir tespitte bulunmuştu. Melankolik hasta, kaybettiği nesneyi yamyamca yediğini, onu öldürdüğünü düşünen ve bu cinayetin altından kalkamayan kişidir ve umutsuzca nesneyle olan iliş­kisini zulmedici bir üslupla devam ettirmektedir. Manik hasta ise aynı madalyonun öteki yüzüdür: nesneyi öldürdüğünü ka­bullenmek bir yana onu diriltip tekrar öldürür tekrar diriltir ve bunu bir şenlik havasına büründürür. Ama iyi bir klinisyen bu şenliğin ardında yıkıma uğramış ve parçalanmış benliği, ruhsal gerçekliğinden kaçan manik depresifin sonsuz kederini, mate­mini görmezden gelemez.

İşte ben de bu yüzden manik depresif psikozları nesneyle kurulan ilk ilişkinin niteliği çerçevesinde ele aldım. Nesneden kopabilmek ama aynı zamanda da değerini bilebilmek, onun ayrı bir kadere sahip olduğunu kabullenmek ve nihayetinde onun yasını tutmak sağlıklı bir ruhsallığın olmazsa olmaz ön koşuludur. İlk nesneyle olan bu karmaşık ilişkimizi klinik de­hasıyla bizlere çarpıcı bir şekilde betimleyen Klein’ın yapıtı aynı zamanda kayıp ve yas üzerine kaleme alınmış en değerli me­tinlerdendir. Hem maniyi hem de melankoliyi nesneyi kaybet­memenin bir yolu olarak açıklayan Klein’ın yapıtı, yas süreçleri üzerine yapılan katkıyı Abraham ve Freud’dan bir adım daha öteye götürecektir.

* Bu makale 4 Mayıs 2009 tarihinde Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Araştırma ve İleri Eğitim Merkezi (BARİLEM) tarafından düzenlenmiş konfe­ransta sunulan bildirinin yazılı metnidir.

 

}