Bienalin önerdiği Bahar konsepti ile tohumun uykuya girmesi ve bu uyku halinden filizlenme haline geçiş süreci psikanaliz kuramı ve psikanaliz tedavisi sürecindeki uykululuk, gizillik şeklinde tercüme ettiğimiz latency kavramıyla örtüşüyor. Bu sunumda bu latency’den, latency’nin nasıl bir şeye tekabül ettiğinden söz edeceğim. Gizillik ya da uykululuk gizli kalmış, üstü örtülü bir şeye gönderme yapmaz sadece; tam anlamıyla bir uyku hali de değildir bu, ama içinde hem uykuyu hem de gizilliği barındırır. Gizillik sadece üstü örtülmüş gizli bir şey de değildir. Gizil bir güç de söz konusudur. Uykudan uyanma sürecine şekil verecek bir gizil güçtür bu. O zaman hem uykuya girme sürecindeki bir zaman vardır karşımızda bir de uykudan uyandıktan sonraki bir zaman vardır. Bir şeylerin uykuya girmesi ve daha sonra bu uykudan uyanması mefhumu ruhsallıktaki çift zamansallığa da işaret ediyor. Uykudan önce ve uykudan sonra şeklinde ikili bir ruhsal zaman mefhumu ile karşı karşıyayız. Çifte zamansallık psikanaliz kuramının temel taşıdır.

Nedir bu çift zamansallık mefhumu ve neden önemlidir? Bu mefhumun gittikçe önem kazandığına inanıyorum özellikle de çağımızın gittikçe hızlanan yaşam ritimlerini, hiç durmaksızın çalışan yani hiç uykuya girmeyen akıllı teknolojilerini göz önünde bulundurursak. Bu vesileyle uykusuzluk ve zamansızlık çağı diye adlandıracağım çağımıza özgü yıkıcı bir zamansallık mefhumunu da sunumumun ikinci kısmında ele alacağım.

Ama önce bu çift zamansallığı iki farklı alanda inceleyelim. Bunlardan ilki Çocukluk Çağı Cinselliğindeki[2] gizil dönemdir. Diğeri de Nevrozlar Kuramındaki[3] gizillik mefhumu ve travma ile ilişkisi. Bu iki konu, yani çocukluk çağı cinselliğindeki gizil dönem ile Nevrozlar Kuramındaki gizillik mefhumu Freud’un çalışmalarının temel tezlerinden önemli bir kısmını teşkil eder.

Önce Çocukluk Çağı cinselliğindeki gizillik mefhumunu ve onun tarihçesini ele alalım. Psikanalizde gizil dönem diye adlandırılan bu kavram ilk olarak 1905 yılında S. Freud’un Cinsellik Üzerine Üç Deneme adlı kitabında ortaya çıkar. Bu dönem çocukluk çağı cinselliğinin tedricen uykuya girmesi ve çocuğun cinsellik dışında farklı alanlara ilgi duymasıyla kendisini gösterir. Burada en önemli husus -ki Freud nevrozların oluşumunu bununla açıklayacaktır- çocukluk çağı cinselliğinin bastırılarak unutulmasıdır. 5 yaş öncesine ait anılar, özellikle cinsellikle ilintili anılar bastırmaya maruz kalarak unutulacaktır. Çocukluk çağı cinselliğini Freud 0 ila 5-6 yaş arasında tezahür eden cinsellik olarak tarif eder ve bu cinsellik 6-7 yaş civarında uykuya girer, yine Freud’a göre.

Kısaca nedir bu çocukluk çağı cinselliği? Freud cinselliğin sadece erişkin cinselliğinden mütevellit olmadığını, yani sadece genital cinselliğinin söz konusu olmadığını ileri sürmüş ve bedenin doğumdan itibaren haz içeren bölgelere, cinsel bir enerjiye sahip olduğunu ileri sürmüştü. Bu cinsel enerjiye de libido adını vermişti. Freud’a göre bebek başlangıçta meme ile kurduğu ilk ilişkide, emzirilmeyle oral yönden uyarılır ve haz almaya başlar. Bebeklerin uykuya girmeden ağızlarını şapırdatmaları bu hazzın sanrısal biçimde uyarılmasıdır. Bebeklerin sevdikleri ya da yakından tanımak istedikleri nesneleri öncelikle ağızlarına götürmeleri yine bu merkezi hazzın çekiciliğiyle ilgilidir. Güzel ve iyi şeyler “ham” yapılır, kötü şeyler dışarıya püskürtülür, tükürülür. Bebek ağız yoluyla dünyayla ilişki kurar.

Bu oral dönemden sonra anal dönem çocuğun dışkılarıyla, tuvalet eğitimiyle öne çıkar. 2 yaşından itibaren dışkılarına azami ilgi gösteren çocuk sfenkterlerini kontrol etmeyi öğrenir; bu vesileyle etrafıyla özellikle de ona bakım veren kişileri de kontrol etmenin hazzını öğrenir.

Daha sonra temizlik ve bakım süreçlerinde uyarılan cinsel organından gelen hazlara da kayıtsız kalmayan çocuk fallik diye adlandırılan döneme girer. Cinsel organına azami ilgi gösteren erkek çocuğu Oidipus karmaşasının tam merkezindedir. Yani kısacası annesiyle evlenmek ve rakibi olan babasını ortadan kaldırmak istemektedir. Ensest istemektedir erkek çocuğu. Bu tabii çok şematik olarak böyledir ve tam tersine bir akım da mevcuttur. Erkek çocuğun babasına olan eşcinsel yatırımı ve annesini bir rakip olarak görme de vardır bu çatışmanın içinde. Çift cinsiyetliyizdir Freud’a göre başlangıçta ve bu durum Oidipus karmaşasının ateşinin sönmesiyle bir nebze rahatlar. Bir nebze diyorum zira Oidipus ateşi aslında hiç sönmez ve bu ateş insan topluluklarının hem olumlu hem de olumsuz gizil gücü olarak kalmaya devam eder.

Kız çocuğunun fallik dönemi de cinsel organının, yani klitorisin öne çıkmasıyla şekillenir ve Freud’a göre kız çocuğu vajinadan bihaberdir. Çağdaş psikanaliz özellikle de kadın psikanalistler bu konuda çok farklı düşünmektedirler. Örneğin Melanie Klein kız çocuğunun vajinasından gelen uyarımların farkında olduğunu, içeride bir organı olduğuna dair duyumlara sahip olduğunu sonra bu duyumları bastırdığını ve unuttuğunu ileri sürmüştür. Keza çağdaş bir Fransız kadın psikanalist J. Schaeffer[4] genç kızın cinselliğinin çocukluk çağından sonra uykuya girdiğini ve ancak haz getiren bir sevgiliyle bu uykudan uyandığını ileri sürecektir.

Kadın psikanalistlerin bu tespitlerini bir kenara bırakıp tekrar Freud’a ve Oidipus karmaşasına dönecek olursak kız çocuğu ile erkek çocuğu arasında şöyle önemli bir fark vardır. Erkek çocuğu fallik dönemde penisini sağlama almak ve babası tarafından cezalandırılmamak için annesine olan cinsel yatırımını geri çeker ve ilgisini, kökenini cinsel enerjiden alan ilgisini, dış dünyadaki kazanımlara yöneltir. Çocuk için “akıl”landı denir halk içinde, zira öğrenmeye ve keşifler yapmaya başlayan çocuğun M.Klein’ın söz ettiği epistemofilik yani bilme aşkını coşturan dürtüsü iş başındadır. Freud da cinsel dürtünün erotik hedefleri bırakıp kültürel kazanımlara doğru yönelmesinden söz eder ve buna süblimasyon, yüceltme adını vermiştir. Erkek çocuğun cinsel dürtüleri uykuya girer ama bu uyku bilişsel ve sosyal kazanımlara gebedir. Gebelik sözcüğünü bilhassa kullanıyorum zira tıpkı gebelikte olduğu gibi çocuğun zihinsel hayatı hummalı bir çalışma içine girmiştir; bu cinselliğin uykuya girmesiyle eş zamanlıdır. Cinselliğin uykuya girmesi görüldüğü gibi ciddi zihinsel bir aktivitenin de harekete geçtiğini gösterir. Çocuk merak içinde soru sorar, araştırır, öğrenmeye heveslidir. Anlık, eyleme yönelik, motor becerilerini zihinsel hayata doğru yönlendirir ve zaman, -ki birazdan bu zaman meselesini daha yakından ele alacağım- uyku dönemindeki çocuk için genişler. Anlık tepkilerden tedricen vazgeçen çocuk, uzun tefekkürlü, hayallemeli, rüyalı bir zamansallık içinde bulur kendini. Tabii bu söylediklerim ideal koşullarda yetişen bir çocuk modeli için geçerlidir. İdeal koşullar kısaca çocuğun ihtiyaçlarına yanıt veren hem ruhsal hem de bilişsel ve bedensel gelişimini gözeten koşullardır.

Biraz önce erkek çocuktaki Oidipus karmaşasından ve fallik dönemden söz ettim. Kız çocuğuna gelince fallik dönemin ve Oidipus karmaşasının kız çocuğunda farklı tezahür ettiğine tanık oluruz. Erkek çocuk fallik dönem sonrası kastrasyon korkusuyla anneden uzaklaşır ve cinsel yatırımını zihinsel dünyaya yapar. Oysa kız çocuğu penis eksikliğine odaklanır ve kendisindeki penis eksikliğini telafi etmenin yollarını arar;  anneye karşı beslediği hayal kırıklığıyla –mademki anne ona bir penis vermemiştir, ya da verdiğini geri almıştır, ya da çalmıştır- kız çocuğu babaya doğru yönelir. Penis eksikliğini babadan bir çocuk sahibi olma arzusuyla yer değiştirir. Dolayısıyla erkek çocuk fallik dönemde Oidipus çatışmasından dışarı çıkar oysa kız çocuğu bu dönemde bu çatışmanın tam içinde bulur kendini. Kız çocuğunun Oidipus çatışması da tıpkı erkek çocukta da vuku bulduğu gibi Oidipus projesinin yıkıma uğramasıyla son bulur. Erkek çocuğu anneden vazgeçecektir, kız çocuğu da babadan ve onun vereceği penisi simgeleyen bebekten vazgeçecektir. Erkek çocuğu iğdiş edilme korkusuyla cinsellikten elini eteğini çeker, oysa kız çocuğu hem anne hem baba tarafından maruz kaldığı derin bir hayal kırıklığı sonrası cinselliğini uykuya yatırır. Uyku dönemine girme biçimleri erkek ve kız çocuğunun kişiliklerine de şekil verecektir.

Çocukluk çağı cinselliğindeki bu gizil dönem 2 farklı zamansallığa işaret eder. Birincisi çocuğun eyleme sık başvurduğu, anlık yaşantıların çoğunlukta olduğu bir zamansallıktır. Diğeri ise çocuğun zihinsel hayatına daha çok yatırım yapmasıyla zaman algısı da dönüşen ve derinleşen bir zamansallıktır. Bu iki zamansallığın arasına unutma, hatırlama gibi ruhsallığımızın zamanı dönüştüren temel unsurları da karışır. Zamanı dönüştüren unsurlar diyorum zira unutma ile hatırlama denilen süreçlerde zamanı dönüştürürüz.

Zamanı derinleştiren bu dönüştürmeyi şimdi nevrozların oluşumunda daha yakından göreceğiz. Burada sunumumun ikinci kısmına giriyorum ve çocukluk çağı cinselliğindeki gizillik döneminden ve çift zamansallıktan sonra nevrozlardaki uyku dönemi ve Freud’un ortaya attığı ve hala günümüzde geçerli olan travma kuramına geçiyorum.

Bu kuram Freud’un çalışmalarının başlangıç zamanlarına tekabül eder. “Bilimsel Bir Psikolojinin Taslağı” (1895) adlı makalesinde Freud Emma adında bir genç kadından söz etmektedir. Emma tek başına dükkânlara girmekten korkmaktadır. Analiz esnasında şöyle bir sahneyi anımsar. 13 yaşındadır ve bir dükkâna girmiştir. Dükkânda iki tane erkek tezgâhtar vardır; tezgâhtarlar kahkahayla gülmekte, sanki onunla alay etmektedirler. Emma tezgâhtarların onun giyim kuşamıyla alay ettiklerini düşünür ve hızla mağazadan uzaklaşır. Bu tezgâhtarlardan biri Emma’nın ilgisini çekmiştir. Emma onun çekici olduğunu hatırlar. Mamafih analiz ilerledikçe Emma bir diğer sahneyi, daha eski bir sahneyi hatırlar; bu sahne 8 yaşına aittir. Yine bir dükkândadır, bu sefer bir şekerci dükkânında ve Emma satıcının cinsel tacizine uğramıştır. Bu anıyı hemen akabinde unutmuş yani bastırmıştır. Freud bu unutmayı ve bastırmayı şöyle açıklar. Çocuğun bu cinsel teması anlamlandırabilecek herhangi bir temsili yoktur, dolayısıyla olay bastırılmaya mahkûmdur. Ama beş yıl sonra ergenlikte yaşanan ikinci bir sahne ilkini yakından hatırlatır ve bu hatırlama travma edicidir. Zira yaşça ve bilişsel olarak gelişmiş olan Emma birinci sahnenin ne anlama geldiğinin artık farkındadır ve bu onda derin bir sarsıntı yaratır. Freud şöyle der aynı metinde “Olayın gerçekleştiği zamanda ortaya çıkmayan ve daha sonra olayın anısıyla canlanan cinselliğin dürtüsel itkisi kaygıya dönüşür” ve daha ilerde de şöyle bir tespitte bulunur “bastırılmış bir anının daha sonradan travmaya dönüştüğünü neredeyse hep görürüz”. Bu metinde Freud sonradanlık[5] mefhumuna da işaret ederek ruhsallığımızın bu çift zamanlı işleyişinin altını çizer. Yani bir travma yaşandığı zaman değil hatırlandığı zaman örseleyici olacaktır. Ama tabii en önemlisi, bizi burada ilgilendiren Freud’un, ruhsal hayatın dış gerçekliklerden bağımsız kendi kurallarıyla işleyebileceğini göstererek ruhsal gerçeklikten söz etmesidir. Bir diğer önemli husus da söz konusu bu ruhsal gerçekliğin zamansallığının farklı olmasıdır.

Başka bir zamanla karşı karşıyayızdır. Bu zaman kronolojik zamandan farklı olarak işler ve sebep sonuç ilişkileri farklı bir mantığa tabidir. Lineer düz bir zamandan çok anıların, duygu ve duygulanımların, hayal ve rüyaların da işin içinde olduğu döngüsel bir zamandır bu. Emma yaşadığı travma sırasında bir şey yaşamış ama o travmayı hatırladığı zaman çok daha farklı ve çok daha sarsıcı bir şey yaşamıştır. Velhasıl bu tespitlerle Freud dış dünyayla birebir örtüşmeyen, farklı bir işleyişi ve zamansallığı olan bir iç dünyanın varlığını ileri sürmüştür. Aynı zamanda böyle bir iç dünyanın oluşması için, bir uyku dönemine gereksinim duyduğumuzu ileri sürmektedir. Bu uyku dönemi çocukluk cinselliğinden ergenlik ve erişkin cinselliğine doğru geçişte bir tür durup düşünme zamanı ve yeni döneme girme hazırlığı gibidir denilebilir. Keza nevrozlar da böyle örgütlenir. Travma edici olayın nevrotik etkisi söz konusu o uyku döneminden sonra ortaya çıkar. Sanki o uyku döneminde travma kuşatılmış, muhafaza edilmiş ve anlama kavuşabileceği ruhsallığın daha olgun bir dönemini beklemeye koyulmuştur.

İşte şimdi bu sunumumun argümanına geliyorum. Zamanın böyle sofistike işleyişi, uykusuz çağımız için ne ifade etmektedir?[6] Uykusuz diyorum zira artık öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, gece ile gündüzü birbirinden ayırmamak, 24 saat yaşamak, geceleri de gündüzmüşçesine yaşamak artı bir değer oldu. Geceleri yaşayan kentlerden tutun, gecesini gündüzüne katarak çalışan beyaz yakalıların uykusuzluğu, sürekli çevrimiçi (online) olan akıllı cihazlarımız, ve tabii hiç durmadan şimdiki zamanda çalışan sosyal medya ve dur durak bilmeyen zaman tüneli (timeline). 55 yaş üstüler hatırlayacaklardır, tek kanallı televizyonumuz varken bir de kapanış saati vardı ve genellikle saat 24.00 civarı İstiklal Marşı ile televizyon kapanırdı. Yani cihazlarımız bizim yaşam ritmlerimize göre ayarlanmıştı. Oysa şimdi biz akıllı cihazların zamansız ve uykusuz işleyişine uyarlanıyoruz. Bu da bir dizi yaşamsal açıdan çok önemli olduğunu düşündüğüm sorunları da beraberinde getiriyor.

Bu sorunların başında öncelikle biz ruh sağlığında çalışanların karşılaştığı, artık çocukluk çağı cinselliğindeki biraz önce sözünü ettiğim çift zamansallık gittikçe ortadan kalkmakta, yani gizillik dönemi neredeyse vuku bulmamaktadır. Bu ne demek?[7] Bu çocukların çocukluk çağı cinselliğine özgü ham dürtüselliğin yatışmaması demek; bu iç dünyanın gelişmesi için gereken hayal, rüya, düşlem gibi ruhsal yapıların yeterince gelişememesi ve çocukların ruhsal işleyişlerinin daha çok dürtüsel enerjinin boşaltımı üzerine kurulması demek. Oysa dürtüsel enerjinin yüceltilmesi ve Freud’un deyişiyle uygarlığa ve genel anlamda kültürü oluşturan kanallara yönlendirilmesi gerek.

Gizillik ya da uyku dönemi işte bu dürtüsel enerjinin, yani libidonun, dürtüsel yaşam enerjisinin farklı bir kullanımının koşullarını hazırlayan bir dönem olarak karşımıza çıkıyor. Çocuk pasif olmanın, tefekküre dalmanın, hayal kurmanın ve keşif yapmanın hazlarını da keşfediyor bu dönemde. İşte bu dönem çağımızda neredeyse ortadan kalkmış durumda. Çocuklardaki bu durulma, bu geri çekilip ruhsal ve zihinsel hayata yönelik kişisel keşifler yapma dönemi artık eskisi kadar belirgin değil. Bunun en bariz göstergesi çocuklardaki, özellikle ilkokul çağındaki çocuklardaki konsantrasyon bozuklukları, aşırı hareketlilik, son 15 yılın favori patolojisi olan hiperaktivite gibi eğitimcilerin de sık sık vurguladıkları olgular.

Bu neden böyle diye soracak olursak, tabii bunun çağımızın yaşam ritmleri ile birebir ilişkisi olduğunu görürüz. Çocuklar yoğun bir biçimde koruma kalkansız olarak imgelerin taarruzu altında kesintisiz bir biçimde uyarılarak yaşamaktalar. İmgeler onları bir yandan büyülercesine kuşatırken, ebeveynlerinin onları bu zararlı uyarımlardan koruması gittikçe azalmakta, hatta ebeveynlerin kendi kapsama, tutma ve nesne sunma[8] gibi görevlerini akıllı cihazlara devrettiklerine de şahit oluyoruz. Zihinsel dünyaları akıllı cihazlardan gelen uyarımlarla şekillenen bu çocukların yaratıcı edimlerine eşlik edecek, meraklı sorularına yanıt verecek (yanlış yanıtlar olsa da bunlar) bir bakım verenin varlığının ağırlığı gittikçe azalmakta, uyarıcı ve tacizkar akıllı nesneler çocuğun zihinsel dünyasında daha çok değer kazanmaktadır.

Unutmayalım gizillik dönemi çocuğun ebeveynlerinin otoritesinden tedricen sıyrılması ve görece bir otonomi kazanma dönemidir aynı zamanda. Oysa bu otonomiye sahip olmak bir yana, ciddi bağımlılık patolojilerinin ortaya çıkmasına şahit oluyoruz. Çocukların son yıllarda ortaya çıkan internete ve video oyunlarına karşı geliştirdikleri bağımlılık ciddi otonomi kaybına neden olmaktadır. Bu patolojilerin “gelişmekte olan ülkeler” diye anılan ülkelerde daha vahim boyutlarda olduğunu düşünüyorum. Söz konusu ülkelerde çocuğun kültürel alanlarını genişletecek ara alanlar, çocuğun bilişsel, ruhsal ve yaratıcılığını geliştirecek alanlar, aile ve devletin eksiklerini tamamlayacak ya da onların yanlışlarını düşünüp gösterecek, yeni öneriler getirecek kuruluşlar yok denecek kadar azdır;  ya da maddi imkânları olmayanların ulaşamayacağı uzaklıktadır.

Uykusuz çağımızın yaşamsal açıdan, özellikle de zihinsel yaşam açısından çok önemli olduğunu düşündüğüm bir diğer sorun da zaman mefhumunun yassılaşması ve sürekli bir şimdiki zaman içinde yaşamakta olduğumuz yanılsamasıyla birlikte geçmiş ve gelecek tasavvurlarının ortadan kalkmasıdır. Yine kesintisiz çevrimiçi olma durumuna ve hiç durmadan akıp giden zaman tünelini düşünelim. İçerik derinliğinden çok uyarıma yönelik kısa spot haberler, tüketime yönelik tacizkar reklam spotları ile daimi olarak şimdiki zamandayız ve hiç durmuyoruz. Daha çok çalışıyoruz, daha çok tüketiyoruz. Gizil dönemin temel hareketi olan durmak mefhumu vakit kaybı olarak, hatta gerilemek olarak düşünülüyor. Durmak gerilemektir diye bir slogan bile var. Oysa zihinsel ve ruhsal yaşamımızın temeli ruhsallığımızın bu çift zamanlı işleyişinden, duraklamalardan oluşan bir zamandan geçiyor. Yaşantılarımızı anlamlandırmak için durmak zorundayız. Rüya görmek, hayal kurmak bu anlamlandırmanın bir parçası. Bütün bu ruhsal edimler durmaktan, geriye bakmaktan ve ileriyi hayallemekten geçer. Zaman burada kalınlaşır, çok boyutlu bir hale gelir. Bu sayede anlatılar yaratabiliriz. Geçmişe bir bakış atabilir geleceğe yönelik tasavvurlar geliştirebiliriz. Bu, daimi şimdiki zamanda yaşamaktan kaynaklanan anlatısız ve zamansız bir dünyanın tasvirinden çok farklı tabii.

Çocukluğun gizil dönemi ve gizillik mefhumu Freud’un nevrozlar kuramına ışık tutmakla kalmamış zamanımızın patolojilerini de yine bu mefhumun önerdiği zamansallık çerçevesinde ele almamızı sağlamıştır. Bu da bize eski metinleri, özellikle de psikanalizin başlangıcına imzasını atmış metinleri tekrar tekrar gözden geçirmemizi ve bugünün koşullarıyla yeniden irdelememizi salık vermez mi? Şimdiki zamanı geçmişle buluşturduğumuz zaman, yeni potansiyeller keşfettiğimiz gibi eski metinleri bir anlamda uykudan uyandırmıyor muyuz? Bu anlamda eski metinleri de tıpkı yaşayan varlıklar, yaşayan doğa olarak da düşünemez miyiz, hem korunması gereken hem de zaman zaman ziyaret edilerek uykudan uyandırılan?

 



[1] 7 Nisan 2017 tarihinde Bahar teması etrafında düzenlenen Sharjah Bienali’nde sunulan konuşma metni.

[2] S.Freud, (1905), Cinsellik Teorisi Üzerine Üç Deneme, Payel, 2006

[3] S.Freud, (1916-17), Psikanalize Giriş içinde “Nevrozların Genel Kuramı”, Say Yayınları,

[4] J.Schaeffer (1999), “Kadın ne İster? Ya da Dişil’in Rezaleti” Kadınlık, Yeniden içinde, Yay. Haz. Bella Habip, İthaki Yayınları, 2003.

[5] B.Habip, (2012), “Sonradanlık kavramı içinden cinsellik: Freudcu Bir Okuma” Kuram İle Klinik Buluşunca içinde, Cogito, YKY.

[6] Bu konuyu başka bir perspektiften ele alan Huzursuzluktan Kıyamete Doğru. Çağımızın “Akıllı” nesneleri ve tehlike altındaki düşünme yeteneğimiz” başlıklı makalemi öneririm. Jean Luc Nancy içinde, Cogito, YKY, 2017 Şubat.

[7] F.Guignard (2007), “Bir Düşünce Bir Usta: S:Freud”, Psike İstanbul Kitaplığı, Bilgi Üniversitesi yayınları, 2010.

[8] D.W.Winnicott’un ünlü holding, handleing, object presenting kavramlarına başvurulabilir.

}