Sempozyum konumuz olan “ayrılık” psikanaliz literatüründe oldukça kapsamlı bir yer tutar. Anne ve çocuğun ayrılması, akabinde annenin kadınlığına yeniden sahip çıkması, çocuğun bireyleşme süreci, babanın anne-çocuk birimine en baştan itibaren yeterli ruhsal ve fiziksel desteği sağlayarak bu ayrılığı desteklemesi gibi temel insancıllaştırıcı adımlarda ayrılmanın sancılı ama oluşturucu etkileri çağdaş psikanalizin üzerine eğildiği konuların başında gelir. Bu sunumumda oluşturucu bir ruhsal hareket olan bu ayrılmanın mümkün olmadığı durumlarda ortaya çıkan klinik ve patolojik bir durumu, Ensest ve Ensestsi’yi ele alacağım. Aynı zamanda klinik ve patolojik bir tablo olan Ensest ve Ensestsi’yi metapsikolojik bir kavrama dönüştüren Paul Claude Racamier’nin yapıtının [2] belli başlı noktalarına değineceğim.
Racamier’nin yapıtına geçmeden önce bu ünlü psikanalist ve yazarın hayatına bir göz atalım. 1924-1996 yılları arasında yaşamış olan P. C. Racamier Fransa’nın Doubs kentinde Katolik bir babadan Protestan bir anneden dünyaya gelir. Annenin oğlu üzerindeki etkisi önemlidir, öyle ki 9 yaşına kadar anne oğlunun eğitimini evde karşılar. Annenin Protestanlığını vurguluyorum zira Racamier yapıtında Katolik bir coğrafyada yaşayan azınlık Protestanlar gibi katliama uğramış, suskunluğa ve sır taşımaya mahkûm edilmiş toplulukların dinamiğini dolaylı olarak aileler üzerinden, özellikle de psikotiklerin ailelerindeki Ensestsi unsurlar üzerinden incelemiş bir yazar. Araştırmasını sosyolojik yönde geliştirmese de yazılarının bazı yerlerinde bu olguya da değinir. Yani kendi yarı Protestanlığının da sanki araştırma alanına doğrudan bir etkisi vardır.
Besançon’da tıp daha sonra psikiyatri okuyan Racamier psikanalizle ünlü psikanalist Francis Pasche sayesinde tanışır. 1952’de hastane psikiyatrı ünvanını alır ve muhtelif servislerin şefliğini yürüttükten sonra 1967 yılında yine Besançon’da La Velotte adında, “yaşamının yapıtı” adını verdiği 18-30 yaşları arasında ve psikoza ergenlikten itibaren girmiş gençlerin tedavi gördüğü ve özerk bir yaşam sürdükleri bir gündüz hastanesi kurar. Bu kurum onun yapıtını şekillendirecek kavramların, klinik girişimlerin, klinik-teorik düşünmenin hayat bulacağı deneysel bir alan olacaktır. La Velotte, başlangıçta bağışlar ve başvuran ailelerin katkılarıyla yola çıkar ama daha sonra, 1983 yılında, Fransa’daki Sosyal Ruh Sağlığı sistemine dâhil olur.
Racamier’nin Ensestsi’yi kavramlaştırma yolunda hareket ettiği iki nokta vardı. Birinci hareket noktası psikotikler, özellikle de genç psikotikler, ergenlikte psikotik çözülme yaşayanlar, şizofrenler ve onların aileleriydi. Racamier’nin psikotiklerin aileleriyle de sıkı işbirliğinde olması, onları da çocuklarının semptomuna ve terapi sürecine dâhil etmesi sonucunda belli başlı psikoterapi teknikleri de hayat buldu. Psikanalitik aile psikoterapisi, kurumsal psikanaliz gibi tedavi yöntemleri bunların başında gelir.
Yazarın bir diğer hareket noktası da Freud’un metapsikolojisiydi: Oidipus berisi, narsisist baştan çıkarıcılık ve Ensestsi gibi kavramları doğrudan Freudçu metapsikolojiyle uyumlu ve onun bir devamı niteliğindedir. Bu kavramlar Freudçu metapsikolojiye bir alternatif sunmaz, aksine Freudçu metapsikolojiyi tamamlayıcı bir işleve sahiptir, onları çalıştırıp devamlılığını sağlar. Bir diğer husus da bu kavramların sadece psikoz patolojisine değil, tüm ruhsallığı kapsayacak şekilde bizlere yol göstermesidir. Oidipus’u Oidipus berisi olmadan, baştan çıkarıcılığı narsisist baştan çıkarıcılık olmadan, Ensest’i Ensestsi kavramı olmadan ele almak çok yetersiz olurdu, özellikle de çağımızın öne çıkan patolojisi “sınır durumlar”ın çeşitliliğini göz önünde bulundurduğumuz zaman.
Öncelikle yazarın ilk hareket noktası olan psikozlardan yola çıkıyorum. Yazar psikotiklerin ona çok şey öğrettiğinin, özellikle psikozlar üzerine değil insan ruhsallığı üzerine çok şey öğrettiğinin de altını çizer. Psikozlardaki temel mesele Oidipus’un konumudur. Yazar 1950’li yılların kabul görmüş psikanalitik kavrayışındaki Oidipus anlayışına farklı ve devrimci sayılabilecek bir bakış açısı ortaya atar. Hatırlatalım, Oidipus karmaşası o yıllara kadar hem kuramda hem de psikanalitik tedavilerde tek referanstı. Şöyle ki Oidipus psikozla nevrozu ayıran çizgiydi ve Oidipus örgütlenmesi o zamana kadar salt nevrozlara mahsus ruhsal bir örgütlenme olarak kabul edilmekteydi. Her ne kadar M. Klein’ın (1980 [1945]) erken Oidipus kavramı psikozlarda arkaik bir Oidipus’un varlığına işaret etse de yazar Oidipus’un ele alınış biçimiyle o zamana kadar yazılmış psikanaliz metinlerinin onu tatmin etmediğini ileri sürer.
Racamier önce şu soruyu sorar: Oidipus eşit Ensest midir? Bir başka deyişle, Oidipus sorunsalı Ensest’in önüne engel konulması, yasaklanması ve mahkûm edilmesi sorunsalıyla mı sınırlıdır? Ya da Oidipus karmaşası sadece Ensest sorunsalını mı içerir? Hayır, der yazar, zira klinik bulgularda, psikotiklerde, evet Ensest’e rastlanmaktadır; hatta bazı sansasyon yaratan ve literatüre geçmiş vakalar vardır ama bu genel bir durum değildir. Genel olan Ensestsi ilişkidir. İlişki mevhumunun üzerinde duran yazar Ensest ediminin ötesine bakmamızı önerir ve bireysel düzlemden çok ailesel ruhsal düzleme işaret eder. Bir diğer deyişle, Oidipus kavramı sadece bilinçdışındaki bireysel bir ruhsal karmaşa değildir. Oidipus aynı zamanda aile ve toplumun ruhsal bir örgütleyicisidir.
Yapıtının ilk döneminde -ki bu dönem 1975-1980 yılları arasındadır- psikozlular ve ailelerinin ruhsal işleyişine eğilen yazar Ensestsi’yi, narsisist baştan çıkarıcılık ve Oidipus berisi ile ilişkilendirerek Oidipus mevhumunun karşısına çıkarır. Bundan birkaç sene sonra da Ensestsi mevhumunun salt psikotiklere ait bir mevhum olmadığını, çok daha geniş bir perspektifte ele alındığında bu mevhumun enerjisinin, nedenlerinin ancak ve ancak aile bağlamında net bir şekilde gözlemlenebildiğini ileri sürer. Ayrıca aile içinde gözlemlenebilen bu Ensestsi, birkaç nesil üzerinden de işlemekte ve bir nesilden öteki nesle kendisine mahsus mekanizmalarla iletilmektedir. Söz konusu klinik alanın yaygınlığı üzerinde ısrar eden yazar, nevrotik olmayan patolojilerin hemen hemen yarısının Ensestsi’nin izlerini taşımakta olduğunu ileri sürer. Ensestsi’nin psikopatolojisi bölümünde bu izleri daha yakından ele alacağız.
Racamier Oidipus kavramının, ya da Oidipus’un önündeki başarısızlık mevhumunun psikozları açıklamakta yetersiz kalmasının bir diğer açıklamasını da yine klinikten sağlar. Oidipus ve Oidipus’tan türetilmiş kavramlar yazara göre psikoz gerçekliğini açıklamakta yetersizdi zira bunların hepsi otonom ve tek başına işleyebilen özerk bir ruhsallığı temel alıyordu. Oysa psikotik bir ruhsal örgütleniş bizleri tam da bu özerkliği, bu tek başına işleyişi sorgulatan bir klinikle karşı karşıya bırakmaktadır. Psikotiklerle, ağır sınır durumlarla, hatta kimi ağır nevrozlularla çalışanların çok yakından tanık oldukları gibi hastanın belirtisi salt o kişinin belirtisi olmakla kalmaz, hastalıklı unsur çoğunlukla çevreyi de etkiler ve en yakınları da bundan nasibini alır. Örneğin, psikotik ya da ağır sınır durumların bireysel tedavisi başlar başlamaz hastanın yakınlarında da ciddi yakınmalar başlar; kimisi bu tedaviye engel olmak kimisi de katılmak ister, kimisinde ise bazen ciddi ruhsal çözülmeler yaşanır. Havada bir Ensest kokusu vardır ama bu Ensest gerçekleşmiş bir Ensest değildir; mamafih aile içi ilişkilerde Ensestsi bir şey vardır, sınırlar belirsizdir, nesiller arası ve nesiller ötesi farklar kafa karıştırıcıdır. Düşlemlenemeyen, yani senaryolaştırılamayan bir Ensest mevcuttur. Bir diğer deyişle, akrabalık içi ilişkilerdeki Ensestsi unsurlar düşlemlenmez, doğrudan eyleme dökülür. Ensestsi davranışlar, örneğin mahremiyet mefhumunun eksikliği, ailedeki bir bireyin bir diğeriyle nesilsel ve cinsel farklılıklar gözetilmeden kolayca yer değiştirmesi, aile içindeki belirli bir yasanın yokluğunun beraberinde getirdiği zihinsel ve davranışsal karmaşa gibi durumlar bizlere, Ensest’in zihinsel bir paradigma olmaktan çıktığını gösterir. Ne de olsa Ensest yasağı bir sınırdır. Daha ileride yakından göreceğimiz gibi bu tek başına var olamayan bir ruhsallığın çırpınışıdır, zira düşlemlemek için tek başına ruhsal bir işleyiş gereklidir. Psikotiklerin ailelerinde gözlemlenen psikotik unsurun bulaşıcılığı bu çırpınışın en belirgin göstergesidir. Bu öyle bir bulaşıcılıktır ki psikiyatri kurumlarında da aynı etkilenme söz konusudur. Psikoz servislerinde sadece psikotiklerin ruhsal tezahürlerine değil, aynı zamanda zamanla psikotik işleyiş içinde kendisini bulan sağaltıcı ekibin de tepkilerine sık sık şahit oluruz; özellikle bu ekip kendi işleyişini hiç sorgulamazsa, ilişkileri zihinselleştirmezse ve dışarıya kapalıysa. Aile içindeki psikotik süreçler psikotiğin içinde olduğu psikiyatri servisini paralel bir şekilde etkiler. Bu paralel süreçte simgeselleşmemiş her türlü ruhsal malzeme psikiyatri ekibine simgeselleşmesi için bırakılan ateşli bir top gibidir. Psikotik ya da ağır sınır durum vakalarının taşıdığı bu tehlikeli malzeme hasta ile ekip arasındaki alışverişlerde gündeme gelecektir. Ekip bazen tıpkı hastanın ruhsallığı gibi parçalanma yaşayacak, her bir çalışan, hastanın ruhsallığının bir kısmının taşıyıcısı olacaktır. Hastanın içindeki parçalanma ve bölünme tüm ekibin işleyişine yansıyacaktır. Kimi zaman da hastanın içindeki koruyucu bir iç nesnenin harekete geçmesiyle özdeşleşen kimi ekip üyeleri diğer üyeleri, hatta bazen diğer hastaları da, sağaltım süreçlerine ortak edeceklerdir. Psikiyatri servislerindeki düzenli bilgilendirme ve bilgilenme toplantıları bu süreçleri daha belirgin kılacaktır.
Peki, nereden kaynaklanıyor bu Ensestsi? Hangi ruhsal koşullar Ensestsi’ye yol açıyor? Yazar sonu Ensestsi ile sonuçlanan iki ruhsal temel duruma işaret ediyor. Birincisi narsisist baştan çıkarıcılık; ikincisi de narsisist baştan çıkarıcılığın bir türevi olan Oidipus berisi. İşte burada sempozyumun konusu olan “ayrılık” temasının tam merkezindeyiz zira biraz önce de vurguladığım gibi Ensestsi ayrılamama sorunsalının en belirgin dışavurumlarından biridir. Öncelikle narsisist baştan çıkarıcılığın ayrılma sorunsalıyla nasıl bağlantılı olduğunu yakından göreceğiz.
Racamier doğumun tıpkı anne-bebek ayrılığında da olduğu gibi hem anne hem bebek için ciddi bir travma olduğunu söyler. Bunu daha önce Otto Rank (2002 [1924]) da ileri sürmüştür fakat Rank travmayı sadece bebek açısından değerlendirmiştir. Oysa Racamier annenin de bu travmayı yaşadığını ileri sürer (doğum sonrası depresyonların, hatta psikozların önemli bir klinik tablo teşkil ettiğini unutmayalım) ve önemli bir şey daha ekleyerek anne-bebek çiftinin bu travmayı baştaki birliği yeniden tesis etmeye çalışarak birlikte aştığını ileri sürer. Burada söz konusu olan anne-bebek çiftidir, ve tıpkı Winnicott’un da söylediği gibi “Tek başına bir bebek… öyle bir şey yoktur; var olan anne-bebek birlikteliğidir” (1972, s. 107). Bunu daha da ileriye götürerek Winnicott (1991 [1957]), anne-bebek çiftinin dâhil olduğu bir üst yapıya, çevreye de işaret etmiş ve babayı da sağlam bir kaya metaforuyla bu ilk çevreye dâhil etmiştir. Racamier de böyle bir yapıya işaret eder ama yakından incelediği ruhsal yapı, doğumun travmasını birlikte aşmaya çalışan anne ve bebeğinin ortak ruhsal alışverişleridir. Doğuma karşı ilk ruhsal tepki, doğum öncesi birliği, dışarıya karşı yalıtılmış birliği yeniden tesis etmektir haliyle. Bu doğum öncesi birliği yeniden tesis etmek annenin bebeğinin başlangıçta tüm ihtiyaçlarına yüzde yüz yanıt vermesiyle, bebeğin de doğum öncesi fizyolojik ritmine geri dönmesiyle kendini gösterir.
İşte burada narsisist baştan çıkarıcılık travma olarak yaşanmış ayrılığın imdadına koşar. Anne bebeği sevgisiyle, bakımıyla ve en önemlisi bebeğine karşı beslediği hayranlığıyla baştan çıkarır. Bu baştan çıkarıcılıktan Freud, daha sonra Laplanche (1999) da bahsetmiştir. Freud annenin emzirme ve verdiği genel bakımın, sevgi dolu dokunuş ve sözcüklerinin bebeğin erojen bölgelerini uyarmasından söz etmiş ve doğrudan annenin bebeğine verdiği bakımdan kaynağını alan cinsel yatırımının ve bebeğin bu yatırımdan cinsel uyarılmasının altını çizmiştir. Laplanche da bu baştan çıkarıcılığın bebeği muamma işareti taşıyan, bilinmeze, simgelere doğru yönlendiren unsur olduğunu ileri sürmüştür.
Racamier ise baştan çıkarıcılığın doğumla birlikte gelen ortak yasa karşı ortak bir mücadele biçimi olduğunu, bir tür savunma olduğunu ileri sürer. Anne ve bebek farklılıklarına rağmen birbirlerini baştan çıkaracaklardır. Anne ve bebek gibi iki apayrı varlık için narsisist baştan çıkarıcılık onları birbirlerine yeniden bağlayan, yeniden yapıştıran bir tür çimento görevi görecektir. Anne doğumdan itibaren hayal kırıklığına uğramış bebeği ile eskisini aratmayacak bir ilişkiyi tesis etmek için baştan çıkarıcılığı kullanacaktır. Aynı mantıkla bebek de doğumla hayal kırıklığına uğrattığı annesini -ne de olsa annenin hayallerini süsleyen bebeğin ta kendisi değildir- yeniden kazanmak için baştan çıkarıcılığa başvuracaktır. Annesinin arzularına çok erken bir zamanda uyum sağlayan “bilge” bebeklerin (Ferenczi, 1923) ayartıcılığını da burada hatırlatalım.
Doğumun sebep olduğu ayrılık baştan çıkarıcılıkla aşılmaya çalışılır. Bir başka deyişle, doğum ayırır baştan çıkarıcılık birleştirir. Peki, nedir bu baştan çıkarıcılık? Bu bir çekim kuvvetidir, der Racamier. Baştan çıkarmak için beğenilmek gereklidir ve bu beğenilme de kuvvetini cinsellikten ve narsisizmden alır. Freud (1976 [1905]) baştan çıkarıcılığın, erojen bölgeleri uyarması üzerinden, cinsel boyutunu öne sürmüştü; annenin sevgi dolu dokunuşları, sevgi sözcükleri ve tabii en başta emzirmenin baştan çıkarıcılığına vurgu yapmıştı. Racamier ise narsisist boyutunun, yani beğenme, beğenilme ve hayranlık besleme gibi unsurların altını çizer.
Racamier baştan çıkarıcılığı, temelde bir olma halini oluşturmaya çalıştığı için narsisist olarak tanımlar. Başlangıçta bu sancılı ikili öyle bir birlik oluşturmaya çalışır ki bu ikilinin her biri diğer ötekinde kendini tanısın, ya da daha doğrusu oluşturdukları birliğin içinde kendini tanısın. Bu karşılıklı hayran olma/hayran etme ilişkisinde biri diğerini bir dev aynası olarak kullanır. Hatta Racamier bu tümgüçlülük fikrini vurgulamak için buna “narsisist galaksi” adını da vermiştir. Bu “galaksi”nin doğum öncesi organik birliğin yerine geçtiğini de söyleyen yazar, bunun öncelikle ilk aylarda iş başında olduğunu vurgular. Bu ilişki tümgüçlü birleşmeyi, dış uyarımların, dürtülerin yatışmasını, hatta sönmesini, bekleyişte olan Oidipus rekabetinin devreden çıkmasını hedefler.
Tabii burada Winnicott’un (1969), annenin bebeğin ruhsal ihtiyaçlarıyla yüzde yüz özdeşleşerek dışarıya karşı koruyucu bir kalkan oluşturduğu, hatta geçici psikoza benzeyen birincil annelik tasasını hatırlamadan geçemeyiz. Mamafih Winnicott’da annenin çevresel bir rolü vardır, bebeğin ilk ihtiyaçlarına yanıt veren olumlu bir çevreyi tesis etmekle yükümlüdür. Oysa Racamier, annenin yaslı durumuna vurgu yapar. Anne ve bebek birlikte doğum sonrası bozulmuş tek vücut olma halinin yasını tutmaktadırlar. Bir diğer fark da, Winnicott’daki anne-bebek birliği babayı dışlamaz; aksine baba bu birliğin iç ve dış koşullarının olumlu olmasını gözeten kişidir. Oysa Racamier’de, narsisist baştan çıkarıcılığa başvurulan bu ilk dönemde baba dışlanır, zira baba fazladandır. Tümgüçlü bir birlik tesis etmek için babanın olmaması lazımdır, zira baba Öteki’dir ve her türlü Öteki’yi, dış dünyayı, cinselliği ve farklılığı çağrıştıran ne varsa silinmelidir. Bir diğer husus da Winnicott’un aynası ile Racamier’nin aynası arasındaki farktır. Winnicott’un aynası, bebeği için tasalanan annenin bakışında bebeğin kendisini bulması ve kendiliğini öncelikle bu bakış üzerinden inşa etmesidir. Anne bebeğine bakarken ve onun için tasalanırken Öteki ile ilişki içindedir, bebek onun için bir Öteki olan bendir ve bu bize daha başlangıçtan itibaren bir nesne ilişkisi içinde olduğumuzu gösterir; çok sade ve henüz gelişmemiş bir nesne ilişkisi olsa da. Racamier’nin aynası ise narsisist temellidir; birbirine hayran, birbirine düşkün, dış dünyadan yalıtılmış, hatta dış dünyaya düşman anne ve çocuğun birbirlerini simetrik bir biçimde yüceleştirdikleri bir dev aynasıdır. Bebek anne için bir fallustan öte bir anlama sahiptir; bebek onun kimliğinin güvencesidir, varlığının ispatıdır.
Peki, bu ilişki nereye kadar böyle sürer? Racamier narsisist baştan çıkarıcılığın başarılı ve olumlu, ve başarısız ve olumsuz olduğu durumlara işaret eder. Başarılı olduğu durum annenin tedricen bebeği ile kurduğu ilişkide bebeğinin ve aynı zamanda kendisinin büyüme ve gelişme güçlerine teslim olması ve yaşadığımız dünyaya geri dönmesidir; yani birincil yasın aşılması, başlangıçtaki birliğe veda edilmesidir. Bu da hepimizin bildiği ayrışma, özerkleşme ve bireyleşme süreçlerini beraberinde getirecektir. Bu yası Racamier kökensel yas olarak tanımlar.
Narsisist baştan çıkarıcılığın başarısızlığa uğradığı durumlar, bu sürecin sonlanmaması ve yozlaşmasıdır; bir başka deyişle, kökensel yasın tutulamamasıdır. Racamier’ye göre sanki hep bir baştan başlama durumu vardır ama bu baştan başlama bir türlü sona ermez, bitmez. Çocuklarının büyümelerine tahammülsüz annelerin yeniden bebekleştirdiği çocukları, sürekli ayrılıp barışan, hep baştan alan, ne ayrılan ne de beraber olan çiftlerin tutamadıkları yası göz önünde bulundurabiliriz. Sonlanmayan, hedefine ulaşmayan, bitmez tükenmez bir kısır döngü vardır. Zaman sanki durmuştur.
Oysa narsisist baştan çıkarıcılık başarılı olarak sona erdiğinde geriye Racamier’nin deyimiyle “verimli bir toprak” bırakır, zaten sona ermesi başlı başına bir başarıdır. Bu verimli toprakta Oidipus, cinsiyet ve nesil farklılıkları gibi ruhsal işleyişin temel paradigmaları hayat bulur; oysa başarısız durumlarda geriye hem anne hem çocuk hem de çevreyi kapsayan bir tahribat bırakır.
Narsisist baştan çıkarıcılık neden başarısız olur sorusuna cevaben yazar, annenin bebeğinden erişilmesi imkânsız derecede yüksek narsisist beklentisini sorumlu tutar. Annenin yüksek ideallerinden, hayalindeki bebekten ödün vermemesi, baştan çıkarıcılık sürecinin her daim muhafaza edilmesiyle sonuçlanır. O hayali bebeğin yaratılmasını çocuğuna dayatan anne bu beklentinin karşılanması için de haliyle kimi tavizler verecektir. Çocukluk patolojilerinde en öne çıkan tablolardan biridir bu. Çocuğunda sürekli bir eksik, bir yanlış arayan, aradıkça da bu eksiği bulan ve geliştiren tatminsiz annelerin, çocuklarının patolojilerini tetiklediği durumlarda karşılıklı bir taviz vermenin giderek sınırların belirsizleşmesiyle son bulması aşikârdır. Annenin dayatmaları karşılığında çocuk da kendi dayatmalarını ortaya koyacaktır. Ensest’e açılan bir kapıdır bu; her zaman, hatta çoğu zaman Ensest’le son bulmasa da, Ensestsi bir ilişki iş başındadır. Nesiller birbirine karışır, kimin ebeveyn kimin çocuk olduğunu kestirmek zorlaşır, sınırlar muğlaklaşır, ihlaller artar.
Racamier’nin Ensestsi’yi tanımlarken narsisist baştan çıkarıcılık mefhumuna ek olarak başvurduğu ikinci önemli ruhsal durum, Oidipus’la ilgili olan ve “Oidipus berisi” diye Türkçeye çevirdiğimiz “Antoedipe” kavramıdır. Bu kavram Karşı-Oidipus’u değil yani Oidipus’un karşısında olan bir hareketi değil, Oidipus örgütlenmesinin öncesi olan bir hareketi de tanımlamaktadır. Oidipus berisi mefhumu, Oidipus’u tamamlayan bir durumdur; şöyle ki Oidipus karmaşasındaki çatışmalar cinsellik etrafındadır. Çocuk anne-baba üçgeninde kendi cinsiyetinden olan ebeveynle rekabet ilişkisine girer ve karşı cinsiyetten olan ebeveynine karşı aşk duyguları besler. Aynı cinsiyetten olan ebeveyne karşı duyulan aşk işleri daha da karmaşıklaştırır. Aşk ve nefret duygularının yarattığı gerilimin, çatışmanın orta yeridir Oidipus ve çatışmanın merkezi cinselliktir. Oysa Oidipus berisi ya da Antoedipe dediğimiz durumun içerdiği çatışma dürtüsel değil narsisisttir ve doğrudan köklerle ilgilidir. Şöyle tezahür eder bu çatışma: Bir yandan anne ile bebeği doğum ayrılığı travmasını atlatmak için narsisist baştan çıkarıcılığa başvururlar, diğer yandan ise anne ve bebeğin gelişim süreçlerine ayak uydurarak ayrılma ve özerkleşmeye doğru ilerlemeleri söz konusudur. Bu iki ve birbirine zıt olan hareket, Oidipus berisi çatışmasının özündedir. Bu çatışmanın kökleri biyoloji tarafından belirlenmiş olsa da her birey yaşamında bu çatışmayı yaşayarak üstesinden gelir. Burada tabii annenin rolü başattır; çatışmaya son verecek yapısal hareketi, yani füzyona son verecek hareketi anne sağlayacaktır.
Her örgütlenmenin sınırları vardır, gelip dayandığı bir yer vardır. Bu sınır, Oidipus çatışmasında Ensest tabusudur. Oidipus berisindeki tabu ise çok daha farklıdır ve göz önünde değildir. Bu tabu bir insanı diğerinden ayırmamanın tabusudur. İnsanlar ve nesiller arasındaki ayrışma sayesinde insanlar ve nesiller arasındaki fark karmaşası da engellenir. Bu tabunun sık sık ihlal edildiği durumlara bir örnek tek yumurta ikizleridir. İkizlerin bireyleşememe sorunlarının temelinde bu tabunun ihlali yatar.
Her örgütlenmenin bir örgütleyicisi vardır. Oidipus’un temel örgütleyicisi, iğdiş olma karmaşası, Ensest tabusunu işler duruma getirir ve böylece cinsel arzu kendisine uygun cinsel nesneleri aile dışında aramaya yönelir.
Oidipus berisindeki örgütleyici ise kökensel yastır; bir diğer deyişle, anne ve bebeğin oluşturduğu ilk birliğe veda etmektir. Bu yas sayesinde kökler nesnelleşir ve bu nesnelleşme, bu oluşturucu uzaklaşma paradoksal bir biçimde bizi nesilsel zincirin içine dâhil eder. Bu nesilsel zincirin içine dâhil olmak öznelleşmenin ilk adımıdır. Bu kökensel yas, gelişim güçleri tarafından ileriye doğru itilen öznenin narsisist baştan çıkarıcılık güçleri üzerinde inşa edilmiş narsisist birliğe veda etmesi ile mümkündür. Bu yas bireyleşme ve özerkleşme için gerekli ve oluşturucudur. Söz konusu olan narsisist birliği kaybetmektir; bu içsel bir kayıptır ve bir parça kendinden de kaybetmektir. Bu kayıp karşılığında kazanılan özerkleşme ve bireyleşmedir. Bir diğer deyişle, özerkleşme ve bireyleşme bedel ödemeden gerçekleşmez. Kökensel yas sayesinde gelişim süreçleri harekete geçer ve ben ve öteki arasındaki fark yerleşir.
Narsisist baştan çıkarıcılık ve kökensel yasın oluşturucusu Oidipus berisi çiftini Ensestsi’yi tanımlayan unsurlar olarak gördük. Racamier bu her iki unsuru, Freud’un metapsikolojisinde yer alan narsisizm, Oidipus, baştan çıkarıcılık, nesne ilişkisi gibi mefhumları yeniden ele alarak nevrotik olmayan bir ruhsallığı farklı bir şekilde işlemesiyle elde etmiştir. Başta da vurguladığım gibi yazar Freudçu metapsikolojiyi bir adım daha ileriye götürmüştür.
Şimdi Ensestsi’nin psikopatolojisine kısaca bir göz atalım. Racamier Ensestsi’ye özgü ruhsal bir hastalığın, bir sendromun olmadığını mamafih nevrozluların dışındaki tüm klinik tabloların neredeyse yarısında Ensestsi’nin izlerini bulabileceğimizi ileri sürmüştür. Bu izlerin en belirgin hali aile içi ruhsallıklar arasında tespit edilebileceği gibi, bireysel ruhsallık içinde de barizdir.
Düşlemleme yokluğu Ensestsi’nin en belirgin özelliğidir. Bu aktarım içinde özellikle konuşma ve çağrışım yapmaya karşı içselleştirilmiş bir yasaktan kaynaklanır. Psikosomatik hastalarda olduğu gibi işlemci düşünce ya da düşünce boşluğu değildir söz konusu olan. Ensestsi aktarım hakikat ilişkisini bir tehdit olarak algılar.
Neden, denecek olursa sırlar Ensestsi patolojinin merkezinde bulunur. Aile içi sırlar aile içindeki bireyleri köklerinden koparır ve köklere yönelik her türlü düşüncenin önü kapatılmış olur. Anti düşünce olarak tanımlanan bu sırlar bir zamanlar utanç vesilesi olmuş bir aile ferdi üzerine ya da acılı bir kayıp sonrası tutulmamış bir yasın etrafında olabilir. Bu kayıp bir kaza, cinayet, intihar, kaybolma gibi menşei farklı olabilir fakat ortak özelliği yasının tutulmamış olmasıdır. Örneğin 30 yıl önce bir hastalıktan vefat etmiş bir kardeşin özellikleri yaşıyormuşçasına anlatılır ve övülür. Ya da bir katliama kurban gitmiş bir uzak akrabanın konusu açılınca konu sert bir şekilde kapatılır. Bu sırlar köklere doğru yani geriye doğru her türlü düşünmeyi kapattığı için narsisist baştan çıkarıcılık daimi olarak iş başında olacaktır. Geriye ya da ileriye yönelik hamle yapamayan bir ruhsallığın, kendi yanı başındaki nesnelerden kopmadan, kopamadan ya da ayrılamadan, zamanı durdurarak Ensestsi modunda yaşamasının bir boyutudur bu. Sırlar ayrıca aile içindeki bağları birbirine sıkı sıkıya bağlamaktan çok birbirlerine sıkı sıkıya kenetleyen unsurlardır. Bu arada sırların aynı zamanda bireyleşmenin de bir tezahürü olduğunu unutmayalım, ne de olsa sır saklayan kişi tıpkı ilk defa yalan söylemeyi deneyimleyen bir çocuk gibi kendi öz sınırlarını çizmektedir. Ama Ensestsi’nin sırları aile dışına karşı yükseltilen bir duvardır; aile içi bireyleri birbirine kenetler ve bireyleşmeyi engeller. Bu iki tür sırrı, özgürleştirici sırlar ile aksine kenetleyici sırları, birbirine karıştırmamak lazım.
Evet, kenetlenme de Ensestsi’nin bir diğer özelliğidir. Tıpkı narsisist baştan çıkarıcılığın daimi olması halinde ayrılmanın olanaksız olması gibi kenetlenmenin de işlevi bu ayrılığa ve kökensel yasa karşı bir savunmadır. Bu kenetlenmenin örneklerini Xavier Dolan’ın neredeyse tüm filmlerinde, anne-oğul ilişkisinde, eş, sevgililik ilişkilerinde görmek mümkündür. Ne ayrılmak mümkündür ne de birlikte yaşamak.
Ensestsi’nin bir diğer tezahürü de zihinsel karmaşa ve sınırsızlık ile sınır ihlalleridir. Bireyleşme ve özerkleşme yoluna doğru açılan kapılar kapalı olduğu için bireyler arasında karmaşa doruktadır, zira her bir kişi bir diğerinin yerine kolayca geçebilir. Biraz önce Oidipus berisini tanımlayan tabudan, bireyler arasındaki fark gözetmeme tabusundan söz etmiştim. İşte bu tabunun işler halde olmaması zihinsel karmaşayı beraberinde getirdiği gibi nesil ve cinsiyetler arası farkların da tesis edilmesini engeller. Aile ortamında bu, ortak sembiyotik bir yaşam şeklinde tezahür eder. Nesiller arası sınırlar yassılaştırılır hatta bazen tersine çevrilir. Bir çocuk, anne ya da babanın yerine geçer. Kardeşler arasındaki eyleme geçilmiş Ensest vakalarında bu belirgindir. En belirgin olanı ise babanın ve onun yasasının, daha doğrusu babanın temsilcisi olduğu yasanın geçersiz kılınmasıdır. Örneğin, aile içinde alınan bir karar bir ilkeye, bir dış referansa göre alınmamıştır; genellikle narsisist baştan çıkarıcılık görevini ve rolünü elinde tutan kişinin kişisel arzusu yönündedir ki bu arzu birbirine kenetlenmiş, özerkleşmemiş aile bireyleri tarafından sorgulanmaz. Mafyöz örgütlerin işleyişindeki aile kavramı en uç ama en belirgin örnektir buna. Bir baba vardır ama yasayı temsil eden babanın tam tersine, tümgüçlü ve narsisist baştan çıkarıcılığı sürekli kullanan füzyon dönemindeki ilksel bir anne ile karşı karşıyayızdır. Burada haliyle bir üçüncü olan ve hem anneyi hem de çocuğu simgesel düzene taşıyacak babanın temsil ettiği yasadan söz etmek mümkün değildir.
Ensestsi unsurların tezahürlerine, tabii en net biçimde gelişim ve değişim süreçlerinin etkisiyle yaşamın belirli dönüm noktalarında şahit oluruz. Çocuğun, ilk evden ayrılma deneyimiyle çocuk yuvasına adım atması, ergenlik krizi veya daha da ileride evlilik yoluyla evden ayrılmasıyla çekirdek ailede yaşanan fırtınalar buna bir örnektir. Bir diğer ayrılma biçimi de aile içinde bir kaybın olması ve yas süreçlerinin donuk ve durmuş zamansallığın dengelerini bozmasıdır. Ailelerde olduğu gibi psikiyatri kurumlarında da bir personelin ayrılması ve sonrasındaki yeni bir örgütleniş yolunda yaşanan kimi zorluklar bu yasın tutulmasıyla ilgilidir. Yaşamın bu dönüm noktaları ölüm gerçeğini de bize hatırlattığı için ayrılma sorunsalını ve kökensel yası yeniden canlandırır.
Son olarak bir ayrılma patolojisi olarak Ensestsi’nin, psikanalitik psikoterapi veya psikanaliz çalışmasındaki göz önünde bulundurmamız gereken ve çalışmayı engelleyen unsurlarını ele alıyorum.
Her ruhsal çalışma gibi psikanalitik psikoterapi [3] ve psikanaliz çalışmasında zaman önemli bir faktördür. Ensestsi patolojisinde zamanın durdurulmasının, yas tutmaya karşı en önemli savunma olduğunu görmüştük. Zamanın kullanılma şeklinin çerçevenin en önemli ayrıntısı olduğunu göz önünde bulundurursak, çerçeveye karşı yapılacak saldırılar ön planda olacaktır. Keza çerçevenin sınırlayıcılığı ve bir üçüncüye gönderme yaparak füzyonu engelleyici yönü de yine saldırının merkezi olacaktır. Dolayısıyla tedavinin en başından itibaren çerçevenin, kurulamayan çerçevenin bile sürekli yorumlanması tedavinin bir parçası olmalıdır.
Bir diğer husus da yine konumuz olan ayrılıkla ilgili olandır. Çerçeve ayrılmayı ama yeniden buluşmayı da tesis eden bir operatör olarak düşünüldüğünde, her buluşma ve onun akabindeki her ayrılık yok olma ve tabii yok etme kaygılarını da beraberinde getirecektir. Bu kaygılar özellikle yorumlanmalı, ayrılmaya karşı geliştirilen savunmalar dillendirilmelidir. Bu özellikle tatil zamanlarındaki ayrılmalar, çerçevedeki kimi değişikliklerin çağrıştırdığı ayrılık ve yok olma düşlemleri ile gündeme gelecektir. Keza kurum içinde yürütülen psikoterapiler için de aynı şey söz konusudur. Kurumlardaki kimi değişikliklerin aynı kaygıları tetiklediğini unutmayalım. Tedavi ekibindeki kimi değişiklikler -ayrılma, görev tanımındaki değişiklikler vb.-, doğrudan tedavi edilenin ruhsallığını etkileyecek ve bu durum yeterince servis içinde konuşulmazsa eyleme dökmelerde artma gözlenecektir. Eyleme dökmenin düşünme ve simgesel süreçleri atlatarak doğrudan gerçekleşme yolu olduğunu unutmayalım. Eyleme dökme özellikle çerçeve üzerinden gerçekleşeceği için, kararlı ama yorumlayıcı bir tutum, simgeleştirme süreçlerinin gelişmesine yardımcı olacaktır.
Ensestsi unsurların hâkim olduğu öznelerin psikoterapilerinde konuşmaya ve bilgiye, yani kendi üzerlerinde bir bilgi sahibi olmaya karşı olağanüstü bir yasak olduğunun altını çizen Racamier, çerçeveyle birlikte kişideki bu yasağın yorumlanmasının da elzem olduğunu ileri sürer. Konuşmak ifşa etmektir, ifşa olmaktır, dolayısıyla sırlarla çevrelenmiş ruhsallığın kalelerini tehlikeye düşürmektir. Ailecek paylaşılan sırları ifşa ederek onlara ihanet etmektir de bu aynı zamanda. Dolayısıyla bir de bu yasağı aşmanın utancı ve yakınlara karşı ihanet etmiş olma duyguları da devreye girer. Utanç, çaresizlik ve füzyonel çevre tarafından ele geçirilmiş olma duygularının yorumlanması da bu konuşamama durumunu kolaylaştıracaktır. Sırların ifşa edilmesinden çok, bu sırların üzerini örttüğü tümgüçlülük duyguları ve ilelebet yaşam düşlemlerinin yorumlanması da konuşmaya karşı geliştirilen direncin yorumlanması kadar önemlidir. Önemli olan durmuş olan zamanı yeniden çalıştırmak ve ruhsallığa yaşamsal canlılığı yani libidoyu yeniden kazandırmaktır.
Son olarak Ensestsi’nin en bariz olarak aile içinde gözlemlenebilen bir patoloji olması, onun toplulukların ruhsal sağlığını değerlendirmek açısından da bir tür turnusol kâğıdı vazifesi görebileceği düşüncesini de beraberinde getirir. Kurumların, küçük toplulukların ve tabii ailelerin ruh sağlığı üzerine yapılan psikanalitik incelemeler, psikanalitik psikoterapiler ve tabii psikanaliz tedavisi, Racamier’nin Ensestsi kavramıyla perspektif değişimini de göz önünde bulundurarak yeni kazanımlar elde etmiştir.
Ayrılma/ayrılamama ya da ayrılmayı sıradanlaştırma gibi ruhsallığın temel meselelerinde Ensestsi kavramı Oidipus gibi tüm belli başlı psikanaliz kavramları ile birlikte sadece bireysel ruhsallık açısından değil, topluluk ruhsallığına da ışık tutması açısından ayrıca önemlidir. Bu da yaşadığımız toplulukları bu kavram üzerinden çözümlememiz için bir fırsat olamaz mı?

 

 

[1] Bu metin 10-11 Aralık 2016 tarihinde Psike İstanbul (İstanbul Psikanaliz Eğitim, Araştırma ve Geliştirme Derneği) ve BÜPAM (Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi) işbirliği çerçevesinde,  “Ayrılık”  konulu Psikanalitik Bakışlar  sempozyumunda sunulan bildirinin sonradan düzenlenmiş şeklidir

[2] Metin yazarın özellikle L’inceste et l’incestuel (1995) başlıklı kitabının etrafındadır. Ayrıca yazarın Türkçede yayımlanmış makalesine ulaşmak için 2015 yılında yayımlanmış “Psikanaliz Eğitimi ve Sonrası” temalı Uluslararası Psikanaliz Yıllığı içindeki “Narsisist Sapkınlık Üzerine” adlı makalesine de başvurulabilir.

[3] Psikanalitik psikoterapi derken psikanalistler tarafından yürütülen psikoterapileri kastettiğim göz önünde bulundurulmalıdır.

 

KAYNAKÇA
Ferenczi, S. (1923). Le rêve du nourrisson savant. Psychanalyse (3. cilt) içinde, (s. 203). Paris: Payot.
Freud, S. (1976). Trois essais sur la théorie de la sexualité. (B. Reverchon-Jouve, Çev.). Paris: Idées/Gallimard. (Özgün eser 1905 tarihlidir).
Klein, M. (1980). Le Complexe d’Oedipe eclairé par les angoisses précoces. (M. Derrida, Çev.). Essais de Psychanalyse içinde, (s. 370-424). Paris: Payot. (Özgün eser 1945 tarihlidir).
Laplanche, J. (1999). Entre séduction et inspiration: l’homme. Paris: PUF.
Racamier, P-C. (1995). L’inceste et l’incestuel. Paris: Les Éditions du Collège.
Rank, O. (2002). Le traumatisme de la naissance. (S. Jankélévitch, Çev.). Paris: Payot. (Özgün eser 1924 tarihlidir).
Winnicott, D. W. (1969). La préoccupation maternelle primaire. (C. Cantor, Çev.). De la Pédiatrie à la Psychanalyse içinde, (s. 168-174). Paris: Petite Bibliothèque Payot. (Özgün eser 1956 tarihlidir).
Winnicott, D. W. (1972). L’enfant et le monde extérieur: Le développement des relations. (A. Stronck-Robert, Çev.). Paris: Petite Bibliothèque Payot. (Özgün eser 1964 tarihlidir).
Winnicott, D. W. (1991). L’enfant et sa famille. (A. Stronck-Robert, Çev.). Paris: Petite Bibliothèque Payot. (Özgün eser 1957 tarihlidir).

}