Psikanaliz Kuramları İçinde Benlik Kavramının Serüveni[1]

 Untitled-1

“Benliğim ne kadar benden?” gibi çarpıcı bir başlıkla düzenlenen bu nöropsikofelsefe sempozyumuna psikanalizin katkısını sunmak üzere beni davet eden sempozyum düzenleme komitesi üyelerine teşekkürlerimi iletirim. Başlık benliğin hem ben’e ait olan hem de ben’e yabancı olan iki farklı unsuru da çağrıştırdığı için, bir başka deyişle dolaylı olarak bilinçdışını da çağrıştırdığı için doğrudan psikanalizin alanındayız denilebilir. Bu sunumda öncelikle Freud’un yapıtındaki benliği mercek altına alıp, Freud sonrası benlik kavrayışlarına sunumumun sonunda yer vereceğim. Sunumumun dörtte üçünü Freud’un yapıtına ayrılacak zira bu kavram üzerinden, ve, bu vesileyle, Freud’un düşüncesinin bazen nasıl çarpıtıldığını da göstermek istedim.

Benlik kavramı psikanalizin başlangıcından itibaren Freud’un düşüncesinin temelinde olan meselelerin özünde bulunur. Her ne kadar başlangıçta Freud benlik kavramını filozofların “kendisinin bilincinde olan kişi” olarak tanımladıkları, kişinin kendisini, toplam ya da bütüncül benliğini işaret etmişse de başlangıçta bu benliğin bilinçdışı ya da önbilinçle olan ilişkileri, dürtüsellikle olan bağıntısı henüz belirlenmemiştir. Sözünü ettiğim dönem 1920 yılının öncesine yani Freud’un 1895 yılında yayımladığı Bilimsel bir Psikolojinin Taslağı adlı dönemdir. Bu “taslak” ibareli metinde Freud’un hedefi zamanın psikolojisi ve felsefesinden bağımsız bir metapsikoloji ortaya atmak olduğu için benlik konusu çalışmalarının merkezinde değildi. Bu dönemde Freud’un çalışmaları psikanaliz tedavisi üzerine, özellikle de bilinçdışının keşfi üzerine bir kuram geliştirmekle yakından ilişkili olduğundan benlik konusu bu konular bağlamında ele alınmaktaydı. Bu psikanaliz dönemi öncesi metin diye tabir edilen yapıt bir eskizden ibaret olmasına ve Freud’un bu yapıtı sonradan bir kenara koymuş olmasına rağmen benlik mevhumuna dair birçok bulgular içermektedir.

Psikolojiyi nöronal düzeyde ele alıp tanımlama girişimi diye kısaca adlandıracağımız bu metinde Freud benliği enerji yüklü nöronal bir ağ olarak tasarlamış ve bu ağın birincil işlevinin acılı ruhsal süreçleri bertaraf etmek ve haz elde etmek olarak tarif etmiştir. Bebeğin gelişmemiş ve bir ötekine muhtaç benliğinin içgüdüsel uyarılmaya karşı harekete geçememenin çaresizliği içinde yardım edecek birine ihtiyaç duyması üzerinden tasarlanan bu hücresel ve nöronal şemada Freud ruhsal aygıtın dolayısıyla da benliğin temellerini atar. Yardım edecek spesifik eylem içerdeki tansiyonu, gerilimi azaltmalıdır. Örneğin aç kalmış bir bebeğe sunulan meme içerdeki gerilimi azaltarak sakinleşmeyi sağlayacaktır. Buradaki tansiyonu düşürücü eylemin kişinin kendisinden değil bir öteki üzerinden gerçekleştiğini vurgulayalım. Nöronal deşarj aynı zamanda ilk hazzı da gerçekleştirecektir. Dikkat ederseniz pavlovien şemanın nüvelerini burada görmekteyiz. Bu deşarj organizma içindeki tüm enerjiyi sıfırlamaz ama onu mümkün mertebe en alt düzeyde bulundurmaya çalışır. Nöronlar yüklü enerjiyle yatırım yaparak bu enerjinin dağılımını sağlarlar. Bağlı (içsel yani ruhsal) ve bağlı olmayan (dışsal yani duyusal) iki farklı enerji miktarı ve iki farklı nöronal yapıdan söz eder Freud. Bunlar bağlı olmayan akıcı enerjiyi geçirgen olan nöronlar ve bir de enerjiyi modüle eden, mutlak geçirgenliğe direnen nöronlar. Bu geçirgen olmayan nöronlar, enerjiyi bağlayarak hafıza’yı oluştururlar.  Oysa geçirgen nöronlar, tıpkı bir elektrik kablosu gibi enerjiyi iletirler ve algılamada rol oynarlar. Burada söz konusu olan sistemsel olarak nöronal bir iz bırakmadır. Algılama ve hafıza depolamadan mütevellit bu iki sistem yaşanan deneyimlerin nitelikleri üzerinde bilgi sağlamazlar. Freud bir de üçüncü tip nörondan söz eder. Bu tip nöron nicelikler üzerinde bilgi sağlayarak bilinçliliği sağlarlar. Bu üç farklı nöronal yapı Freud’a göre üç farklı anatomik yapıya tekabül edecektir. Algılamadan sorumlu nöronal yapı, Φ, fi sistemi,  omuriliğe, hafızadan sorumlu nöronal yapı Ψ, psi sistemi beynin gri maddesine tekabül etmekte; buna karşın bilinçten sorumlu nöronal yapının Ω, omega sisteminin anatomik karşılığı bulunmamaktadır. Bu sistem duygularla çalıştığı için merkezinin kalpte olduğu ileri sürülür. Lacan’a göre “bu şema özellikle öznelliğin topografyasıdır”[2]. Bilimsel bir Psikolojinin Taslağı’nda betimlenen ruhsal aygıt temelde hafızaya ilişkin bir aygıttır. Freud’un Fliess’e yolladığı 6 Ocak 1896 tarihli mektuba göre “resmi benlik” bu nöronal ağın kendisidir.

1900 yılında yayımlanan Düşlerin Yorumu’nda ise Freud bu nöronal yapıyı çoktan terk etmiş ve metapsikolojik yapıyı inşa etme yolunda ilerlemektedir. Düşlerdeki benliğin bencil yapısından söz eden Freud bu bencillikle çocuksu benlik arasında bağlantı kurar. Bencillikten kastedilen rüya gören kişinin sansürden muaf bir şekilde sergilediği yaşantıdır. Örneğin rüya gören sevdiği kişilerin ölümünü görebilir, yasaklanmış arzularının peşine düşebilir ve bunları tıpkı bir çocuğun sergilediği masumiyetle, doğallıkla yapar. Bu metinde Freud bencil yapıya sahip birincil benliği ölüm karşısında çocuğun aldığı tavır üzerinden açıklar. Çocuk bencil arzularına esir bir varlık olarak onu rahatsız eden ya da arzularına gem vuran her türlü şahsiyetin yok olmasını ya da ölmesini arzular. Çocuğun bu birincil bencil benliği medenileşmiş erişkinin benliğinden farklıdır. Freud bu benliği yine bu metinde ikincil benlik olarak tanımlar. Bu benlik bencil arzularını ancak rüyalarında gerçekleştirir ya da nevrotik belirti yoluyla ifade edebilir.

“Tamamıyla bencil olan rüya salt rüya görenin benliğini barındırır” diye ifade eder Freud. Nitekim rüya içindeki farklı kişiler de devreye girerek rüya görenin benliğini farklı bir şekilde temsil edecektir. O zaman özdeşleşmeden söz edilebilir ve farklı kişilerin farklı özelliklerini kendine katmasından oluşan bir benlikten söz edilebilir. Benliğin farklı kişilerin izdüşümlerini barındırdığı düşüncesi bu metinde hayat bulacak daha sonra Yas ve Melankoli adlı kitapta bu düşünce daha belirginleşecektir. Melankolide ..nesnenin gölgesi benlik üzerine düşer” şeklinde Freud ileri sürecektir. Burada benlik nesneyle oral biçimde özdeşleşmiş, onu yamyamca yemiştir. Bu ziyafet sonrası duyulan suçluluk duygusuyla nesneye karşı duyulan öfke ve nefret melankoliğin kendisine karşı yönelttiği öfke ve nefrette tezahür eder. Benlik sadece farklı kişilerin farklı özellikleriyle özdeşleşmekle, onları kendisine mal etmekle kalmaz; aynı zamanda patolojik yas durumlarında benlik bir diğer kişinin kimliğine tamamıyla bürünerek kendini kaybedebilir. Melankolide benliğin narsisist biçimde nesneyle özdeşleşmesi, benliğin nesne seçimindeki başlangıçtaki çifte değerliliği de gösterir. Benlik sevdiği nesneyi yiyerek yani yıkarak, parçalayarak kendine katmaktadır. Mamafih bu nesneler benliğin yabancısı değildir. Bu nesneler Freud’un 1920 yılından sonra ele alacağı üst benlik, benlik ideali ve ideal benlik gibi mercilerin içine katılmış ebeveynlerin, ya da bir zamanlar ebeveynlerin yerini tutmuş şahsiyetlerin imagolarından oluşmuştur.

1920 yılı öncesi benliğin en belirgin bir şekilde ele alındığı metin, 1915 yılında yayımlanan Metapsikoloji içindeki “Dürtüler ve Kaderleri” adlı makaledir. Dürtüler bu metinde Benlik dürtüleri ve Cinsel dürtüler olarak iki gruba ayrılırlar ve benlik savunmacı bir oluşum olarak karşımıza çıkar; benlik cinsel dürtülerin kaderini körü körüne takip etmez hatta onların kimi “kader”lerine karşı çıkar. Kendini koruma dürtüleri diye anılan benlik dürtüleri yaşamın muhafaza edilmesinden sorumludur. Bu dürtüler cinsel dürtülere destek olurlar ve onlara nesneyi keşfetme yolunda rehberlik ederler. Böylece başlangıçta karşımıza tedricen bir benlik ortaya çıkar ve bu benliği savunmak gerekmektedir. Cinsel dürtülerle benlik dürtülerinin dayatmaları birbirleriyle çatışma içine girdikleri anda savunmalar baş gösterir.

Benliğin ilk oluşum safhasında dürtü başlangıçta auto erotiktir yani kişinin kendi bedeni üzerinde yatırım yapar. Bir sonraki etapta dürtü nesneye doğru bir hamle yapar. Bir üçüncü ve son merhalede ise nesne üzerinden kendi üzerine döner. Örneğin bakma dürtüsü öncelikle bedenin kendisine yatırım yapar. Bebek önce kendi bedenini inceler, onu tanımak ister. Benliğin kurulma aşamasıdır bu Freud’a göre. Bir sonraki adımda görme dürtüsü nesneye yansır ve görülme arzusu olarak değişir, dönüşür. En son etapta ise dürtü kendine döner, kendine bakmak olarak tezahür eder. Freud benliğin esas itibariyle narsisist bir yapıya sahip olduğunu vurgular. Freud haz-benlik’ten söz ederek, aşk-nefret, etkin-edilgin olma gibi diyalektik içinde bastırma öncesi ilk savunma mekanizmalarının ortaya çıkmasından söz eder: dürtülerin hem kendi hedeflerini hem de kendi üzerlerine dönerek hedeflerinin tam aksini gerçekleştirdiklerini ileri sürer. Böylece bir de gerçeklik-benlik kavramı da ortaya atılmış olur. Yine aynı metinde Freud özne-benlik’ten söz eder her ne kadar bu şekilde telaffuz edilmemişse de. Bir tür kökensel olan bu benlik autoerotizm ile kendini sevmeyi mümkün kılan narsisizm arasındadır ve bu da sevmek için ya da ya sevmeye yönelmek için benliğin, ya da benlik nüvesinin başlangıcını gerektirir. Söz konusu özne-benlik ben ile ben olmayan arasındaki farkı içeren kıstası barındırır. İç ve dış, dürtü ve gerçeklik, dış gerçeklik ile üzerinde kontrol sağlanamayan iç gerçeklik kavramları ortaya çıkar.

Untitled-2

Şimdi Freud’un birinci yerlemsel modeli terk ettiği döneme yani 1920 yılına giriyoruz. Birinci yerlemsel modelde ruhsal aygıt bilinç, önbilinç ve bilinçdışı olarak farklı coğrafi bölgelere ayrılmış ve dürtüler de benlik dürtüleri ve cinsel dürtüler olarak ikiye ayrılmıştı. Bu yıl yayımlanan Haz İlkesinin Ötesinde adlı metinde benlik narsisizmin de hesaba katılmasıyla ve özellikle de dürtü kuramının değişikliğe uğramasıyla yeni bir kavrayışa sahip olur. Şimdiye kadar bastırma ve sansür işlevi görerek savunmacı bir yol izleyen benliğin dürtü kuramının uğradığı değişikle yeni bir perspektiften ele alınır. Bu sefer benliğin id ile üstbenlik ve ideal benlikle olan ilişkileri söz konusudur ve bu ilişkiler libidoyu merkezine alır. Benlik tıpkı id gibi libido içeren bir kaptır: nesneye yatırım yapan benlik, nesneden daha sonra yatırımını çektiği zaman boşta kalan dürtü benliğe bir nesne olarak yatırım yapar. Benlik libidosu ya da narsisist libido bir önceki modele göre Freud açısından kuramsal bir sorun teşkil etmektedir. Benlik birinci yerlemsel modelde dürtülere karşı kendini savunurken bu ikinci modelde onlarla haşır neşirdir. Hatta benlik cinsel nesne olmuştur. Benlik dürtüleri cinsel dürtülerle birinci modelde çatışırken bu ikinci modelde benliğin kendisi ile nesnenin libido ile yatırıma uğraması birbirleriyle çatışmaya girecektir ki Freud nevroz kuramını bu çatışmalı temel üstünde inşa eder. Benlik haz ilkesinin boyunduruğu altındaki dürtülerin dayatmalarının, libidonun hem nesneye hem de narsisizme olan dağıtımının eksenini oluşturur. Bu arada benliğin bizzat kendisi libido tarafından yatırım yapılan mercidir. Bu libido içerikli yatırım benliğin bütünlüğünü sağlamaktadır. Bu yüzden Freud cinsel dürtüler kavramını geliştirir ve onları yaşam dürtülerinin, Eros’un içine yerleştirir. Böylece yaşamın muhafaza edilmesine yönelik benlik dürtüleri,  libido içerikli olur. Mamafih her ne kadar benlik dürtüleri yaşam dürtüleri içine dâhil olmuşlarsa da yine de karanlık ve henüz bilinmeyen, bilinçdışı bir veçheyi de barındırırlar der Freud Haz İlkesinin Ötesinde. Benliğin bu karanlık ve bilinçdışı yönü nevrozlarda ve narsisist patolojilerde benliğin analizi ile ilgilidir ki bu konu 1923 yılında Benlik ve İd adlı metinde gündeme gelecektir.

Benlik ve İd’de İd, Benlik, Üstbenlik ve İdeal benlik ruhsal aygıtın yeni topografyasını çizerler. Ama bilinç, bilinçdışı ve önbilinçten oluşan ilk yerlemsel modelin yerini bu model almıştır demek yanlış olur zira bu iki model birbirleriyle örtüşürler ve farklı kuramsal sorulara ve gerekliliklere yanıt verirler. Birinci modelde bilinçliliğin ve bilinçdışına özgü niteliklerin dağılımı, ikinci modelde ise benliğin, üst benlik, ideal benlik gibi mercilerin dağılımı ön plana geçmiştir. Yeni ve devrimci olan unsur şimdiye kadar mantığın ve bilincin merkezi olarak tanımlanan benliğin klinik deneyimde ortaya çıkan dirençler sayesinde saptanan bilinçdışı bir kısmının var olduğu gerçeği idi. Bir başka deyişle benliğin içinde bir başka ben’in yaşam sürdüğü ve resmi benliğin bundan bihaber olduğu gerçeği ortaya çıktı. Bu da tedavide önemli bir dönüşüme yol açtı ve direnç analizi diye adlandırılan teknik kuram içinde yerini buldu.

Her halükarda benlik, bu iki yerlemsel model dolayımıyla bastırılmış bilinçdışı malzemeye direnen bütünlüklü, tutarlıklı bir örgütlenme sıfatına nail olmuştur. Benlik bir  “alan varlığıdır” derken Freud bu alanın hem bedensel duyuların ruhsal olarak yansıtıldığı bir yer hem de ruhsal aygıtın alanı olarak tasarlamıştır. Benlik hem dış dünyadan gelen hem de bedenin kendisinden özellikle id’den gelen duyuları karşılar. Buradan da algılamanın benliğin oluşumundaki önemi vurgulanmaktadır. Hem dış dünyayı hem de iç dünyayı algılayan benlik bu iki farklı ve dünyayı hem algılayan hem de arasına sınır koyan duyarlı bir yapıdır. Böylece benlik bu sınır koyucu ve ayırıcı yapısıyla gerçeklik ilkesiyle haz ilkesini birbirinden ayırır ve haz ilkesi üzerinde hâkimiyet kurar.

Benliğin oluşumunda algılamanın öneminden farklı önemli bir diğer unsur da özdeşleşimlerin varlığıdır. Nesnelere olan yatırımın izlerini taşıyan bu özdeşleşimler benliğin karakterini biçimlendirir. Başarılı bir analiz bu özdeşleşimlerin varlığını kabullenmekten geçer. Yine dirençlerin analizi alanındayız. Benlik bu dirençlere başvurduğunda benlik ideali, üstbenlik gibi mercileri de gündeme getirir. Üstbenlik ve benlik ideali Freud’un kuramında tarih öncesi kişisel babaya olan özdeşleşimden kaynaklanmakta ve Oidipus karmaşasının ilk tezahürüdür. Benliğin ilk biçimlerinden türeyen bu merciler benliğin farklılaşmasına bir örnektir. Yine bu merciler benliğin bilinçliliğe en uzak olan kısımlarıdır. Özdeşleşimlerin çoğu bilinçdışı oldukları için zaten analiz tedavisi sırasında dirençlerle karşılaşırlar. Bu arada kısaca vurgularsak üstbenlik ebeveynlerin çocuğa karşı yaptırımlarının ve bu yaptırımların içselleştirilmesinin (ki genel geçer psikanaliz el kitaplarında böyle geçer maalesef) bir etkisi değil, çocukların ebeveynlerinin benliklerine değil üstbenliklerine olan özdeşleşimden kaynaklanır. Bir anlamda ebeveynlerin kendi ebeveynleriyle olan Oidipus nitelikli ilişkisinin işin içine girmesiyle üç nesil birden tek kişinin bilinçdışında temsil edilir.

Freud’un benlik üzerine yapıtının farklı zaman ve yerlerinde ileri sürdüğü tespitlerini hem kronolojik olarak hem de metinler arasında kısmen de olsa bağ kurarak aktarmaya çalıştım. Freud sonrası dönemde farklı yazar ve kuramcılar, söz konusu benlik kavramının kimi veçhelerinden esinlenerek kendi kuramlarını inşa ettiler. Kimileri ilgi gördü, takip edildi kimileri ise bilimsel tartışma zemininde yoğun tepki ve eleştiriye maruz kaldı.

Bu tepki alan ve özellikle de Avrupalı psikanalistler tarafından eleştirilen kuramcıların başında Viyana’dan Amerika’ya göç etmiş ve benlik psikolojisi adlı ekolün kurucuları yer alır.  Heinz Hartmann’ın başını çektiği bu grup Ernst Kris ve Rudolph Loevenstein ile birlikte, psikanalizin bulgularından hareketle genel bir kişilik kuramı inşa ederler. Bu kuram Freud’un 1920 sonrası benlik kuramının bir kesitini bağlamından kopararak elde edilmiştir. Benlik bu kurama göre dış gerçekliğe uyum gösterme görevi ekseninde, tutarlı ve otonom bir birim olarak tarif edilmiştir. Benliğin dürtülerle ve bilinçdışı ile olan tutkulu mücadelesi tamamıyla dışarıda bırakıldığı gibi yok sayılmıştır. Bu kuramın etkileri vulgarize psikanaliz metinlerinde, psikanalize karşı geliştirilen ön yargılarda belirgindir. Bu metinlerde psikanaliz şişirilmiş sahte bir benlik kazandırarak bireyin topluma uyum sağlamasını gerçekleştiren şartlandırıcı bir sağaltım yöntemi olarak sunulmaktadır. Oysa Freud benliği dış gerçeklik, id’den gelen libido talepleri ve üstbenliğin yasaklamalarından oluşan üç farklı “despot”a[3] karşı amansızca mücadele eden bir merci olarak tarif etmekle kalmamış “benlik kendi evinin efendisi değildir” demeye kadar varan zayıf ve bölünmüş veçhesini de vurgulamıştır.

Güçlü bir benlik yaratma tasarısının bir yanılsama, hatta bir tür yabancılaşma olduğunu en çok Lacan’ın yapıtı vurgular. İd içindeki bilinçdışı malzemenin benliğin bilinci tarafından karşılaşmasını ve tanınmasını şart koşan Freud’un bu ünlü deyişini bir motto haline getirir: Bu tümce, İd’in olduğu yerde benlik ortaya çıkmalıdır ya da İd’in olduğu yerde ben ortaya çıkmalıdır/çıkmalıyım (Wo Es war, soll Ich werden) Lacan’ın Amerikan psikanalizine açtığı savaşın hareket noktasıdır denilebilir.

Melanie Klein’ın yapıtı da Freud’un benlik üzerine çalışmalarını devam eder. Klein’ın 1958 yılında yayımladığı Zihinsel İşleyişin Gelişimi Üzerine adlı makalesinde Freud’un 1920 sonrası ikinci yerlemsel modelin etkisi belirgindir. Bu makalede Klein benliğin id’den derinliğine kök aldığını ve bilinçdışı etkilerin altında olduğunu teyid eder ama Freud’un benliğin gelişim sırasında hangi zamana tekabül ettiğini belirtmediğini ileri sürer. Klein inşa ettiği kuramında Freud’un yaşam dürtüleri ve ölüm dürtüleri adı altındaki ikinci dürtü kuramını temel alır ve ölüm dürtüsünü yaşamın başından itibaren iş başında olduğunu belirtir. Bebeğin başlangıçtan itibaren ölüm kaygısı içinde olduğunu ve bu kaygının benliğe şekil verdiğini, benliğin bu dürtüyü doğrudan nesneler üzerine yansıttığını ve nesneler üzerinden geri gelerek yansıtma, içe alma gibi birincil savunma mekanizmaları kullandığını ileri süren Klein başlangıçtan itibaren, ilkel mekanizmalar kullanan erken dönem bir benliği, ve özellikle düşlemsel bir yapıya sahip erken dönem kaygılı bir benliği betimlemiştir.

Benliğin Freud kuramından sonraki bir diğer serüveni ise Fransız psikanalist Didier Anzieu’nün deri benlik kavramıdır. Yazar Freud’un özellikle Benlik ve İd adlı makalesindeki benliği bedenin yüzeyinin zihinsel yansıması olarak betimlemesinden hareket etmiştir. Deri-benlik düşlemsel bir gerçekliği, çocuğun gelişiminin erken dönemlerinde bedeninin yüzeyinden gelen algıların temsil gücünden kendine bir tür benlik yaratması olarak tarif ediliyor. Söz konusu deri-benlik derinin üç temel işlevine sırtını yaslar. Birincisi deri bir kap işlevini görür ve haz verici bakım, emzirilme, sözcük banyosunu kapsama gibi deneyimleri içinde barındırır. Deri aynı zamanda dışarısı ile içerisi arasında sınır çizen bir alandır ve bebeği dış dünyadan gelebilecek saldırılara karşı korur. Son olarak deri dışarısı ve ötekiyle alışveriş içinde olunan, ötekiyle iletişim kurulan, üzerinde -ötekiler tarafından bırakılabilen-, anlamlı kayıt ya da iz taşıyan bir alandır.

 

Benlik kavramının en ilginç serüveni ise yalancı ve hakiki kendilik olarak Winnicott’ın yapıtında yer alır. Bebeğe bahşedilen anne bakımı ve çevresel tutma, taşıma işlevlerinin bebeğin ihtiyaçlarını karşılayıp potansiyel aynı zamanda bir yanılsama alanı yaratma becerisi benliğin, var olma duygusu üzerinden oluşmasını sağlar. Bebeğe dünyayı yaratanın kendisi olduğu duygusu verildiği zaman bebek bir şeyleri kendisinin yarattığına kani olur. Bu da onun ilk var olma duygusu, ilk kendiliğidir ve Winnicott bu benliğe hakiki kendilik adını verir. Hakiki kendilik varoluşuna tehlike oluşturabilecek bir ortamda gizlenir ve sahte kendilik hakiki kendiliği korumak üzere ön plana çıkar.

 

Freud’un nöronal şemasından yola çıkıp anne-bebek çiftini, bakım veren çevreyi de içeren, çağdaş psikanaliz kuramlarındaki benliğe kadar giden 110 yılı aşkın serüveni ana hatlarıyla zamanın kısıtlı olması nedeniyle biraz şematik bir biçimde anlatmayı yeğledim. Ama ciddi bir araştırmacının o metinlerin her birine hem bağlamsal hem de içerik olarak titizlik göstererek okumasını dilerim.

 

 

 

 

 

 

 



[1] 8 Kasım 2013 tarihinde Doç.Dr. Barış Ünsalver’in davetiyle Üsküdar Üniversitesi Psikoloji bölümünde “Benliğim Ne Kadar Benden?” adlı nöropsikofelsefe sempozyumunda verdiğim konferans metni.

[2] Lacan J., L’Ethique de la Psychanalyse, Le Séminaire, Livre VII, Paris, Seuil, 1986, s.51.

[3] Nouvelles Conférences sur la Psychanalyse, 1915-1916, Troisième conférence, tr. A. Berman, 1936, Gallimard.

}