Edebiyat ve kliniği buluşturan Louis Wolfson’un yapıtında anneyi simgeleştirme ve özne olma deneyimi*

Bella Habip

Resim5

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu sunumda sizlere özne olmanın ve simgeleştirme deneyiminin, özellikle anne gibi ilk nesneyi simgeleştirme deneyiminin içerdiği şiddet ve acıdan söz edeceğim. Simgeleştirme ve özne olma deneyimi sancılı bir süreç ve ilk nesnelerin güvenilir olmasını, bakımda devamlılık sağlamasını gerektiriyor. Bu yeterince iyi denilebilecek ilk nesnelerin yokluğu ya da yetersiz olmaları durumunda yaşanılan travmalar karşısında bu süreçler hepimizin bildiği ciddi patolojileri doğruyor. Şizofreni de bunlardan biri ve özne olma deneyimini ve simgeleştirme süreçlerini en sekteye uğratan patolojilerden biri. Bu çalışmada şizofreniden muzdarip Amerikalı yazar Louis Wolfson’un yazı yoluyla özne olma deneyimini ve simgeleştirme süreçlerini tesis etmesini ele alacağım. Bu vesileyle de yazı yazmanın ve genel anlamda edebiyatın ruhsal süreçlere katkısına da değineceğim.

Amerikalı yazar Louis Wolfson herhangi bir yazar değil yani kendi işini yazmak ve yazdıklarını yayın dünyasıyla paylaşmak olarak tanımlamış biri değil. Yazıyı muhtemelen –muhtemelen diyorum zira bunu kendisi söylemiyor, bu benim çıkarsamam- bir sağaltım aracı olarak, bir iletişim kurma ve var olma biçimi olarak düşünmüş ve bu doğrultuda iki kitap yayımlamış biri. Birinci kitabı Şizofren ve Diller’de yazar ana dili olan İngilizceye karşı açtığı savaşı ve yeni bir dil yaratmaya kadar giden mücadelesini anlatıyor. Bu hezeyanlı süreçte anne simgeleşmemiş “tuhaf” biri olarak karşımıza çıkar. Wolfson Fransızca kaleme aldığı bu kitabın el yazmalarını 1963 yılında Paris’teki Gallimard yayınevine yollar. Kitap 1970 yılında Paris’te yayımlanır ve özellikle psikanaliz çevrelerinde derin yankı uyandırır. Bu arada Gallimard yayın kurulunda ünlü psikanalist J.B.Pontalis’in de yer aldığını hatırlatalım. Kitabın yayımlanmasından yedi yıl sonra Wolfson’un annesi kanserden ölür. Wolfson annesinin hastalığını ve tedavi sürecini not ettiği bir günceden hareketle ikinci kitabını kaleme alır. Müzisyen Annem 1977 Yılının Mayıs Ayı Ortasında Salıyı Çarşambaya Bağlayan Gece Yarısı, Manhattan Memorial Hastanesinin Ölüm Döşeğindekiler Bölümünde Kötücül Bir Hastalıktan Vefat Etti adlı bu kitapta Wolfson annesinin aldığı mekanik notları tarihsel bir anlatıya dönüştürür ve bu anlatıda artık annesiyle birlikte var olabilmektedir. Anne simgeleşmiş, Wolfson’un kişisel tarihinde bir yere bir kayıta sahip olabilmiştir. İşte Wolfson’un yazı yoluyla gerçekleştirdiği bu dönüşümünü anlatmak üzere şimdi sizlere bu 2 kitabın analizini, simgeleştirme ve özne olma kavramları etrafında ele alacağım.

Resim6

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şizofren ve Diller adlı kitabında Wolfson, yaşadığı psikotik deneyimini “yabancı dillerde okuyan talebe” ya da “demanslı talebe” şeklinde, bir üçüncü şahıs üzerinden, kişisiz bir üslupla anlatır. Özne yoktur bu anlatıda. Keza annesinden de Wolfson “şizofrenin annesi” şeklinde bahsetmektedir. Bir okur olarak Wolfson’un duygu ve düşüncelerine de vakıf olamayız zira yazar işlemsel bir dille sadece yaptıklarını anlatır. Bu dili bilimsel bir dokümana da benzetebiliriz zira içinde ciddi dilbilimsel “icat”lar, tespitler vardır. Aynı zamanda kitap üçüncü şahıs üzerinden de olsa bir tür otobiyografiyi de çağrıştırır, zira bir şizofrenin an be an ruhsal işleyişine, yapıp ettiklerine tanık oluruz. İcatların tuhaflığındaki mizah gücü de bizi kayıtsız bırakmaz; bu anlamda bir mizah romanı da denilebilir. Dilbilim üzerinden felsefi ve derin psikanalitik de diyebileceğimiz tespitleri vardır. Bu anlamda psikolojik bir roman da denilebilir. Yazarın ana dili olan İngilizcede değil de Kanada kökenli üvey babasıyla konuştuğu Fransızcada yazması okuyucuda, özellikle de ana dili Fransızca olan okuyucuda ayrıca bir tuhaflık duygusu yaratır, zira dilin kimi kullanımları Fransızcaya da yabancıdır. Sonuç olarak bu kitap hem tarz hem de içerik olarak sınıflandırılamaz.

Wolfson New York’ta annesiyle birlikte yaşayan 20’li yaşlarında yabancı dillerde okuyan bir talebedir. Şizofren tanısı almış psikiyatrik tedavi de görmüştür. Buna elektroşok da dâhildir Herhangi bir psikoterapi ya da psikanaliz tedavisinden kitapta söz edilmez. Wolfson yaşamını devletin kendisine tahsis ettiği bir tür engelli maaşıyla idame etmekte ve annesine ve onun ikinci eşine tamamıyla bağımlı bir yaşam sürdürmektedir. Onlarla aynı çatı altında yaşamakla birlikte evin içinde neredeyse odasından dışarı hiç çıkmamakta, daimi olarak yabancı dilleri öğrenmek üzerine koşullanmış bir yaşam sürmektedir. Dışarıya sadece gerektiği zaman çıkmakta ve evin dışında herhangi bir ilişkisi de yoktur. Ayda bir bir iki saatliğine babasıyla buluşur. Bir tek kitabın sonlarına doğru Wolfson’un bir fahişeyle oldukça mizah yüklü bir karşılaşmasına tanık oluruz. Bunun dışında tüm kitap boyunca kahramanımızın kitap, kaset ve sözlüklerle sürekli çalışmasına, İngilizceyi diğer dillere çevirmesine tanık olmaktayız.  İkinci kitabında daha yakından tanıyacağımız Wolfson’un çocukluğunun da sorunlu geçtiğini, hareketli ve uyumsuz bir çocuk olduğunu öğreniyoruz. Annesi babasından Wolfson küçük yaşta iken ayrılmış, bu ayrılıkla ilgili her iki kitapta da fazla bir bilgi yok. Wolfson babasından önemsiz bir ayrıntı olarak bahsetmekte ve ayda bir onunla buluştuğunu ve bu buluşmalarında canının çok sıkıldığını anlatmaktadır. Babanın kısıtlı maddi imkânlarına gönderme yapan Wolfson her ay babasından zor bela aldığı paranın azlığından dem vurmaktadır. Önemli bir detay baba Fransızca bilmekte ve birlikte Fransızca konuşmaktadırlar.

Wolfson ana dili olan İngilizceden nefret ediyordu. Annesinin konuştuğu İngilizceyi duyar duymaz kulaklarını tıkıyordu;  ya da anında radyosunu kulağına yapıştırıyor, yabancı dilde müzik ya da yabancı dildeki bir radyo programını dinliyordu; Olur da kazayla İngilizce bir sözcüğü duymuş ise, anında bu sözcüğü anlam olarak ona yakın olan fakat aynı sesleri içeren bir başka dildeki sözcüğe çeviriyordu. Örneğin annesi evde hışımla, yüksek sesle bağırarak “gözlüklerim nerede” diye dolanırken, Wolfson “where” sözcüğünü alıp onu Almanca’daki fonetik açıdan ona en çok uyan “woher” (nereden) sözcüğüne anında çevirir ve rahatlar. Where sözcüğünün zihninde takılı kalması onun için ciddi bir işkencedir. Ya da bir diğer örnekte İngilizcedeki “tree” sözcüğü Fransızcadaki terre (toprak), Rusçadaki derevo’ya çevrilecektir. Amaç hem İngilizceden başka bir dile atlamak hem de o dilde hem anlamsal açıdan hem de fonetik açıdan (sessiz harfleri koruyarak) benzer bir sözcüğü bulmaktı. Yani çeviri sadece anlamsal olmamalı aynı zamanda da fonetik temelde de bir benzerlik ilkesine dayanmalıydı. Bu tabii inanılmaz yorucu, devasa aynı zamanda da çılgın bir çalışmaydı. Bir de üstüne çar çabuk olmalıydı! Bu yüzden Wolfson zamanının önemli bir kısmını yabancı dillere vakfetmiş durumdaydı ve sürekli farklı dillerde (Fransızca, Almanca, Rusça, İbranice) yeni sözcükler ezberlemekteydi.

Resim7

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Wolfson’un amacı ana dilini öldürmek ve içinde düşünebileceği, anlam yaratabileceği yeni bir dil yaratmaktı. Annesinin sözcükleri bir ok gibi kendi ifadesiyle “kulak davulunu delmekte ve içindeki kemikçiklerin titreşimine neden olmaktaydı”. Wolfson annesinin sözcüklerini kendisine “zerk etme” hareketini ciddi bir saldırı olarak nitelendirmekte ve annenin “biricik varlığı” olan şizofren oğlu üzerindeki “zafer”ini deneyimlediğini ileri sürmektedir. Bu saldırıya karşı koymak ve hayatta kalabilmek için, -bu ciddi bir ölüm kalım savaşıdır- Wolfson bir “yöntem”e başvurur. Bu yöntem ana dili olan İngilizcedeki her sözcüğü parçalara bölmek, un ufak etmektir. Parçalanmış sözcükler anlamsızlaşırlar, zaten Wolfson için İngilizce telaffuz edilmiş herhangi bir sözcük anlamdan yoksun, tehlikeli ve zehirli birer ok gibidir. Dil simgeleşmemiştir, anlamsal boyutu sanki dışlanmış yok edilmiştir. Wolfson İngilizce sözcükleri önce parçalar; daha sonra bu parçalanmış sözcüklerin sessiz harflerini muhafaza eder. Onları yeni bir dilde yani sözcüklerin içinde yeniden kurar ve bir anlamda onları yeniden var eder yani diriltir. Parça parça olan bu sözcüklerin sessiz harflerini muhafaza edip yeni bir dilde onları yeniden diriltmeye çalışmak Wolfson’un yaptığı iştir denilebilir. Dil sanki onun için yeni bir dünya, yeni bir anlamlar bütünü, yeni bir sistem, belki de yeni bir evdir, ya da kapsayandır denilebilir. Nitekim Wolfson ancak bu yeni kurulan dil içinde kendini emniyette hissetmekte ve anlam arayışından vazgeçmemektedir her ne kadar bu arayışı bizler için –yani içinde doğduğu dili fazla sorgulamadan içselleştirenler için- tuhaf ve karmaşık olsa da.  Wolfson her ölümlü gibi yeni bir dilin içine doğmaz, yeni bir dil inşa ederek kendisini onun içine yerleştirir. Bu çılgın projede ebeveynler, atalar ve ilk sahne tabii yok olurlar. Wolfson’un ana dilini parçalayarak yeni bir dil yaratma projesi özünde yeni bir dünya yaratma, dünyayı yeniden yaratma çılgınlığı peşindedir. Bu çılgınlığı salt bir hezeyan olarak ele almamayı öneriyorum; bu girişimde kendini var etmeye çalışan, kendi tarihini kendi imkânlarıyla yazmaya çalışan bir öznenin ortaya çıkma çabası olarak yorumluyorum. Unutmayalım Freud hezeyanı bir tür iyileşme girişimi olarak yorumlamıştı.  Wolfson’un bir özne olarak hayatta kalabilmesi ve belki de yeniden doğabilmesi için icat ettiği dil hezeyani de olsa özne açısından bir umut içerir. Bu umut annenin konuşurken çıkardığı sesin içinden kopartılan sessiz harflerin yabancı bir dile, babanın ana dili olan Fransızcaya taşınmasındadır. Yabancı bir dilin varlığı Wolfson’un kurtuluşudur. Annenin yabancılaştırıcı, dehşete düşürücü, düşünmeyi engelleyici “yabancı” olarak algılanan sesi susturulacak, ama bu sesin içindeki sessiz harfler yabancı bir dilde sesli bir hale gelecek, duyulacak,  içselleştirilecek ve nihayetinde sahiplenilecektir. Yabancı dil bir tür kapsayıcı işlev görerek bu sessiz harflere yer yurt sağlayacaktır. Aynı zamanda annenin içindeki yabancı tehlikeli olarak algılanan unsurlar, ancak bir yabancı dilin içinde, bu dilin düşünmeyi sağlayan alfa işlevi diyebileceğimiz öz düşünümsel işlevi[1] sayesinde ehlileşecek, tanıdık hale gelecek ve nihayetinde Wolfson tarafından sahiplenilebilecektir.

Yabancıyı tanıdık hale getiren bu tuhaf yöntem sayesinde Wolfson sahiplenici özne olarak, annenin sesini yumuşatan ve insancıllaştıran babanın diliyle yeniden dünyaya gelme şansı elde edecektir. Wolfson’un anne ve babasının dillerini buluşturduğu, dilbilimin tarihini, yasasını, kurallarını sahiplendiği bu fantastik ilk sahnede, nihayet, yasaları ve kurallarıyla kendi tarihini de sahiplendiğini ileri sürmek yanlış olmaz. Bir başka deyişle Wolfson kişisel tarihinin öznesi olabilmek için dilbilimin tarihinin, işleyişinin, yasa ve kurallarının içinde diler üzerinden anne ve babasını buluşturarak onları nihayet var eder. Sonuçta her ne kadar kendi kendine bir dil ve dolayısıyla da bir dünya var etmişse de bu dünyanın içinde kökenleri (origins) şizoparanoid saldırılara rağmen tahribata uğramış olsalar da hayatta kalmıştır.

Resim1

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ama tüm bu süreçte, yani öznenin var olma mücadelesi verdiği bu çılgın süreçte anne-babanın birlikteliğinin yeniden kurulduğu bu ilk sahnede annenin de simgeleşmesinden söz edilebilir mi? Annenin ayrı bir nesne olarak, tam bir nesne olarak simgeleşmesinden söz ediyorum. Bu ne demek? Simgeleşme ya da simgeleştirme ne demek? Bu konu çok geniş ve Freud, Klein, Ferenczi, Green, Roussillon ve Piera Aulagnier gibi psikanalistlerin yapıtları bu kavrama kapsamlı bir şekilde yer veriyor. Freud bebeğin nesnenin yokluğuyla karşılaşmasında bebeğin memeyi halüsine etmesinden söz ederken bir anlamda bir simgeleştirmeden söz ettiğini ileri sürebiliriz. Ama genel anlamda ruhsallığımızın duygu, duygulanım, düşünce gibi süreçleri temsil etmesinin, onları görünür kılmasının, elle tutulur hale getirmesinin baş koşulunun simgeleştirme olduğunu ileri sürebiliriz. Düşünmek demek bir şeyin üzerinde düşünmek demek yani bir nesnesi var. Düşündüğümüz zaman a priori nesneleri öldürdüğümüzü varsayabiliriz, tıpkı Hegel’in “sözcükler şeyleri öldürür” demiş olduğu gibi farklı bir çerçevede olsa da. Bir başka deyişle düşünebilmemiz için nesnelere karşı bir mesafe almamız lazım. Nesnelerle iç içe olduğumuz zaman onları düşünecek bir ara alana, bir geçişlilik alanına sahip olamayız. Tıpkı bebeğin memeyi halüsine etmesi için memenin yokluğuyla karşılaşması gerektiği gibi, düşüncenin oluşması için de nesnenin yokluğu gerekir. Simgeleştirme nesnenin yokluğu ile başlar. Bir başka deyişle yas çalışması simgeleştirmenin temelindedir.

M.Klein’ın 1930 yılında yazdığı makale bu konuda öğreticidir. Klein’a göre, bebeklik sadizminin en yüksek mertebeye ulaştığı ilk aylarda bebek daha sonra çocuk ilk nesnesine karşı duyduğu yoğun öfke, nefret ve haset gibi duygu ve duygulanımlarını etrafındaki nesnelere ateşten bir top misali fırlatır. Bu dışarıdaki nesne örneğin yuvarlak biçimdeyse, bu yuvarlak nesne meme olur ve bir memeymişçesine muamele görür. Yuvarlak nesne ve meme eşdeğer olurlar. Bazı çocuklar, tıpkı M.Klein’ın Dick’inde olduğu gibi, nesnelerle o kadar iç içedirler ki o nesnelerle oynayamazlar. Zira nesneler temsil ettikleri şeylerle eşdeğer olarak değerlendirilirler. Örneğin topa vuracak olan çocuk topun memenin bir temsili olduğunu değil memenin kendisi olduğunu düşünürse topa vuramaz, zira memeye vuruyormuş gibi yaşamakta ve hissetmektedir; keza çocuk bu ketlenme yüzünden daha ileride de konuşamayabilir, yani nesnenin yerine bir takım simgesel sesler ya da fonemler yerleştiremez. Bu zorluğu otistik çocuklarda ya da ağır psikozlu çocuklarda görüyoruz. Wolfson’un çocukluğunda da konuşma zorluğu daha sonra okulda okuma zorluğu çektiğini öğreniyoruz[2]. Klein simgeleştirme sürecinde Ferenczi’den devraldığı özdeşleştirme kavramını ön plana yerleştirir. Bebek bedenindeki parçalarla dış dünyadaki nesneleri birbirleriyle özdeşleştirmekte, ilk anlamlandırma süreci bedeninden geçmektedir. Ama Klein Ferenczi’nin söylediklerine ek olarak şöyle bir şey daha ileri sürer: çocuk bu organları aynı zamanda yok etmek, zarar vermek istediği için daha sonra onları temsil eden nesnelerden korkmaya başlar ve misilleme yoluyla aynı şeyin kendi başına geleceğini düşünür. Bu korku ve endişe onu organlarını başka nesnelerle özdeşleştirme yoluna götürür. Bu nesneler de sırası geldiği zaman aynı şekilde korku nesnelerine dönüşeceğinden, çocuk sürekli yeni denklemler kuracaktır. Bu da çocuktaki yeni nesne arayışının ve simgeselliğin kendisinin temelini oluşturur. Bir başka deyişle nesne değiştirmenin temelinde, Klein’a göre haz arayışından çok kaygı yatar. Bir anlamda bir simgeden bir diğerine geçtiğimiz zaman -ki genel anlamda temelinde anlam vermenin yattığı tüm etkinliklerde böyle bir süreç söz konusudur, özellikle de bilimsel araştırmanın temelinde-  sanki sürekli bir korku ve endişe bizi takip etmektedir. Yaratıcı süreçlerdeki yoğun endişenin temelinde bu anlam vermenin kökenindeki, yani simgeleştirmedeki şiddettin olduğu ileri sürülebilir. Bebekler ve daha sonra çocuklar işte böyle kendi iç dünyalarında olup bitenlere biçim ve anlam vermeye çalışırken önce somut nesnelere başvururlar. Yazı yazma deneyiminin aynı süreçlere tabi olduğunu söylemek herhalde yanlış olmaz. Sözcükler ve içinde barınan sesler, bu seslerin yazılı halleri tüm bu ruhsal yaşantıları karşılar ve içine emer; yazı yazan kişi de harflere, sözcüklere, tümcelere karşı ruhsallığının içinden de bir ilişki kurar, tıpkı çocuğun nesnelerle kurduğu ilk ilişkiler gibi.  Yazı yazma, dili salt bir araç olarak kullanmak değildir bu anlamda. Kimi yazarların yaşadığı ketlenmeler ya da coşkular bunu bize açık bir şekilde gösterir. Örneğin Freud Düşlerin Yorumu’nu “tamamıyla bir rüya içindeymişçesine” yazdığını Fliess’e söylemiştir.

Şimdi yeniden kahramanımız Wolfson’a dönecek olursak ve onun annesine yönelik yoğun şizoparanoid kaygılarını da göz önünde bulunduracak olursak annenin simgeleşmesinden söz edebilir miyiz? Tabii ki hayır zira annenin simgeleşmesi için öncelikle annenin yok edilmesi gerekir ki anne temsil düzeyinde var olabilsin. Bu da annenin ayrı bir nesne olarak, özneden bağımsız bir yaşam sürdüğünün kabullenilmesiyle mümkündür. Bu anneden ayrılabilmenin temel koşuludur. Oysa Wolfson’un tüm yaşamı neredeyse anneyi savuşturmak üzere kurulmuştur. Anne Wolfson’un imgeleminde sakınılması gereken bir canavar, savaş açan ve zafer kazanmaya koşullu amansız bir rakip gibi. Tüm paranoid kaygıları annede,  onun sesinde ve dilinde yoğunlaşan Wolfson’un bu dehşet verici dünyadan kaçışı ancak yeni bir dil ve yeni bir dünya kurarak kendisini içinde var etmesi yoluyla mümkün olabiliyor. Nitekim bu yeniden doğuş diyebileceğimiz girişim sonunda annesi daha az tehlikeli bir varlığa dönüşebiliyor ve kaygılar bir nebze yatışabiliyor, tam anlamıyla olmasa da. Freud’un ileri sürdüğü gibi hezeyan, burada çeviri yoluyla kurulan yeni dil sayesinde iyileşme girişimi olarak karşımıza çıkıyor. Bu girişimin akabinde annenin simgeleştiği ve daha gerçekçi boyutuna kavuştuğu ikinci kitabın yazım ve yayına hazırlanma sürecinden söz edilebilir. Bu süreç depresif konumla yakından ilgilidir ve yazarın yaşadığı yasın simgeleşmesi, anlamlanması ve annenin nihayetinde iyi bir nesne olarak içselleştirilmesine dair bulgular içerir.

Öncelikle bu ikinci kitabın sunuluş biçiminden söz etmeliyim. Kitabın ön ve arka kapakları kara renkte; üzerinde beyaz puntolarla kitabın uzun adı var: Müzisyen Annem 1977 Yılının Mayıs Ayı Ortasında Salıyı Çarşambaya Bağlayan Gece Yarısı, Manhattan Memorial Hastanesinin Ölüm Döşeğindekiler Bölümünde Kötücül Bir Hastalıktan Vefat Etti. Kitabın başlığının bu kadar uzun olması belki dikkatinizi çekmiştir. Bu başlık Wolfson’un gerçekliği tam tamına yansıtma arzusuna bir örnek. Annenin vefatı gece yarısı 00.15te gerçekleşiyor. Wolfson annesinin başucunda; hemşire ona ölümü bildiriyor ve sorumlu doktoru çağırıyor. Birkaç dakika sonra doktor geliyor ve ölüm belgesini hazırlıyor. Bu belgeye Wolfson önce dikkat etmiyor. Ama bir yıl sonra bu belge bir şekilde tekrar eline geçiyor ve belgede doktorun annesini hayatta en son saat 00.15’te gördüğü yazılı. Wolfson bunun çok saçma olduğunu düşünüyor ve tabii sinirleniyor kendi düşünce sisteminin, kendi mantığının dışında her şeye sinirlendiği gibi. Sinirleniyor çünkü bu tutanaktaki tümce tam tamına gerçeği yansıtmıyor. Doktorun gelmesi birkaç dakikayı bulmuştu, oysa belgeye göre doktor sanki hasta son nefesini verene kadar başucundaydı! Bu “yanlış”ı düzelttirmek için Wolfson resmi makamlara başvuruyor. Ama tabii herhangi bir yanıt alamıyor! İşte bu yüzden bu yanlışın düzeltilmesi ve kayıt altına alınması için Wolfson onu kitabının başlığına taşıyor. Bu hakikati tesis etme arzusu aynı zamanda da Wolfson’un yazı ile kurduğu ilişkinin bir boyutunu da bize göstermektedir. Ne konuşulabiliyorsa o da yazılabilmeli; yazı bir anlamda dünyanın kusursuz bir yansıması olmalı der gibidir Wolfson. Burada yazı ediminin yüceleştirildiğini (idealization), yazının Wolfson tarafından salt terapötik bir araç değil aynı zamanda, tüm yazarlarda olduğunu varsaydığım gibi bir süblimasyon (yüceltme) etkinliği olarak sahiplendiğini görebiliyoruz. Çeviri yoluyla yeni bir dünya kurma girişiminden sonra şimdi yazı yazma deneyimiyle yaşantıların yazılı sözcüklerde, yazının biçiminde simgeleştiğini ileri sürebiliriz. Ve yine yazı yoluyla bir geçişlilik alanının Wolfson için artık mümkün olduğunu ileri sürebiliriz. Çeviri bir kapsayanı yeni bir evi sağlamışsa yazı yazma da bu kapsayanın içinde sözcükleri, tümceleri serbestçe kullanabileceği, onlarla oynayabileceği potansiyel bir alandır denilebilir. Bu potansiyel alanda artık şizofren tanısıyla etiketlenmiş bir vakayla değil ilginç bir yazarla tanışmış oluyoruz. Tıpkı dilin çok farklı kullanımlarına başvuran Beckett, ve yeni roman dalgasındaki tüm yazarlar gibi.

Bu yazı yazma edimi üzerine açtığım kısa parantezden sonra ben yeniden kitaba dönüyorum. Yasın rengiyle sunulan kitapta yedi bölüm var ve her bölüm yine kara bir sayfayla başlıyor. Kitabın bir diğer özelliği de Wolfson’un annesi Rose Minarsky’nin resimlerinin olması. Kitap sanki tarihsel bir doküman niteliğinde, annenin yaşamına ve ölümüne tanıklık ediyor. Yani başka bir deyişle böyle bir kadın vardı, şu tarihte doğdu, şöyle yaşadı ve şöyle öldü diyor Wilson. Anneyi temsil var, sunuş var yani simgeleştirme var. Aynı zamanda bu tarihsel tanıklık, bir duyguyu, şefkati de içeriyor. Örneğin birinci bölümün sonunda annenin bir elinde ilkokul diploması diğer elinde bir buket çiçekle poz verdiği siyah-beyaz eski bir resim var. Wolfson bu resmin altına bir not düşmüş ve annesinin ilkokuldan sonra öğrenimine devam etmediğinin altını çizmiş. İkinci bölümün sonunda annenin genç kızlık portresi var: “Annemin en güzel portresi” şeklinde resmin altına bir not düşmüş Wolfson. “Annem” sözcüğü burada dikkati çekiyor zira kitabın başında ondan Rose, hatta sadece R harfiyle bahsetmektedir. Birinci kitapta ise ondan “şizofrenin annesi” şeklinde bahsetmekteydi. Üçüncü bölümün sonunda ise Wolfson’un annesiyle birlikte çekilmiş bir resmi var; muhtemelen Wolfson 2-3 yaşlarında olmalı. 1934 yılına ait bu resimde bir durgunluk, bir üzüntü var gibi. Ana-oğlun bu birbirine yaslanmış hali bariz bir şekilde babanın yokluğunu akıllara getiriyor her ne kadar öz baba hayatta ise de. Bir diğer dikkat çeken nokta da ana-oğlun aynı hizada kameraya poz vermeleri. Bir düzlemde var oluş Wolfson’un annesinin dünyasına hapsolmuşluk duygusunu yansıtıyor olabilir mi? Dördüncü bölümün sonunda Wolfson’u kolejdeki haliyle sınıf fotoğrafı içinde görüyoruz. Muzip bir bakışı var. Beşinci bölüm sonunda yine Wolfson’un 1951-1952 öğrenim yılı üniversite son sınıfa ait kepli bir resmi var. Resmin altına üniversiteyi bitiremediğine dair bir not düşmüş. Resimde gülümsüyor ama bakışlarında bir hüzün var gibi. Altıncı bölümün sonundaki resim ise 1984 yılına ait yani ellilerindeki halini yansıtıyor. Yedinci bölümün sonunda resim yok, kara bir sayfa var. Herhalde hakiki yasın ancak bu andan itibaren başladığını ileri sürebiliriz.

Bu resim panoramasında en belirgin özellik annesinin ölümünü ele alan bir çalışmada Wolfson’un, çocukluğundan orta yaş sonuna kadar olan halini annesinin yaşamına eklemleyerek sunması yani nesil devamlılığını aynı zamanda da farklılığını göstermesi. Daha dünyevi ve daha gerçekçi bu sunumda Wolfson varoluşunu sade bir şekilde gözler önüne seriyor. Anne bir canavar olmaktan uzak güzel ve yetenekli bir kadın da. Müzisyen annem diye Wolfson onu bizimle tanıştırıyor. Bu ikinci kitapta anneyi daha farklı bir şekilde hissediyoruz. İlk kitapta ürkütücü hatta dehşete düşürücü özellikleri neredeyse fantastik boyutta ele alınırken bu kitapta anne hem gerçek hem de şefkatli bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Hem şefkatli hem de oğlunun patolojisine karşı dikkatli biri. Onun İngilizce takıntısına saygı duyuyor ve bu 2. kitapta annenin onunla Yiddişçe konuştuğunu görüyoruz. Wolfson da ona karşı hiç olmadığı kadar ihtimamlı. Şöyle bir şey diyor kitabın sonlarına doğru yani annenin artık güçten kuvvetten düştüğü ve birkaç gün içinde vefat edeceği bir gün: “Annem elinden geldiğince benimle Yiddişçe konuşuyordu; onun acınacak halde olmasına rağmen benim bu aşırılıklarıma boyun eğme gayretleri beni duygulandırıyordu”. İki kitapta da neredeyse yok denecek kadar az bulunan bu duygu ifadesi yas çalışmasının iş başında olduğunu, annenin artık bütün, tek ve başka bir nesne olarak algılanabildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Anne de oğlunun tüm gereksinimlerine karşı dikkatli ve saygılı; Giyiminden yemeğine kadar ona kısa ve mesafeli hatırlatmalar yapıyor.  Hastanede ölüm döşeğindeyken Wolfson onu daha çok ziyarete gidiyor ve ara sıra saatine bakarken anne ona şefkatle eve git geç oldu yarın yine gelirsin diyor. Yine hastanede eşi Sam’e onu çok sevdiğini söylüyor ve dolaylı bir şekilde ölümünden sonra Louis’ye göz kulak olmasını istiyor.

Kitabın örgüsü de şöyle. Annenin hastalığının (over kanseri) gerektirdiği tüm girişimlerini, doktor randevuları, tahlil sonuçları, yapılan masraflar, taksi giderleri vb bilgileri not ettiği bir defteri var. Örneğin 21 Haziran 1976, Flushing Hastanesi, Hematoloji servisi gibi. Bu notlardan hareketle, annenin ölümünden 5 yıl sonra Wolfson yazmaya başlıyor. Yazdıkları annesinin aldığı bu kronolojik notları takip ediyor ve kanser en ince detayına kadar inceleniyor. Wolfson örneğin bilimsel dergilerin konu üzerinde yapılan araştırmalarını takip ediyor, hatta Almanya’dan ünlü bir onkologdan da görüş alıyor. Annesinin kanserinin televizyon karşısında çok vakit geçirmesine, aldığı gıdalara bağlıyor ve bir de psikolojik kökenli olduğunu düşünüyor. Bunları araştırıyor, kütüphanelere gidiyor ve kendi görüşlerinin doğruluğunu kanıtlamak telaşında. Acaba Wolfson tahrip ettiğini düşündüğü annenin üreme organlarını tamir etme telaşında mıdır?

Kitabın iki ana izleği var. Birincisi bu hastane notları diğeri ise Wolfson’un at yarışlarına ve bahislere olan tutkusu. Bu tutkunun temelinde sadece zafer kazanmak ve para sayesinde narsisisist bir onarım elde etmek yok gibi. Yıkıcı düşlemlerinin de gerçekleşmesi umudu da var. Ama bu yıkıcılık hâlihazırdaki bir sürü şeyin yanlış yürüdüğünü düşündüğü bu dünyanın yok olması ve bu yok oluşla yeni bir dünyanın kapılarının ona açılacağı beklentisi diye düşünülebilir. Kitabın başlangıcında Wolfson “bir gün büyük ikramiyeyi kazanırsam hemen bir aylık derginin kapağında söz alıp herkesin intihar etmesini salık verebilirim” demektedir. Bu dünya Wolfson’a göre yaşanmaya değer bir yer değildir ve her gün haberlerde sabırsızlıkla beklediği nükleer bir savaş çıkması Wolfson’un umududur. Böyle bir savaş için Wolfson kurtarıcı bir Apokalips der. Şöyle der başka bir yerde Wolfson: “Yunanlılar şöyle demiştir: Bir insanın başına gelebilecek en büyük mutluluk dünyaya gelmemiş olmaktır. Biz payımıza düşeni aldık”. Doğmamış olmak anne karnında kalmak, orada bir yaşam sürmek ve anneyle oradan dil öncesi bir iletişim kurmak, yani İngilizce öncesi bir dil üzerinden anneyle alış verişte bulunmak. Wolfson’un ve genel anlamda şizofrenlerin bu dünyadaki sarsak ve beceriksiz halleri göz önünde bulundurulunca böyle bir hipotez yanlış sayılmaz. Bu dünyanın da sonunun gelmesi Wolfson için yeni bir dünyanın umududur. Bir son fikri, ya da ölüm fikri buradan da anlaşıldığı gibi Wolfson için yabancıdır.

Resim2

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ama annenin hastalığı ve ölümü bu apokaliptik dünyaya başka bir boyut kazandırır. Burada söz konusu olan annenin gerçekten ölecek olması ve nihayetinde ölmesi değil, yazı yoluyla bu ölümün nesnelleştirilmesidir. Yazı anneyi nihayet temsil düzeyine taşımış ve onun esas ölümünü bu iki kitabın yazım sürecinde gerçekleştirmiştir. Tıpkı ölüm saatinin düzeltilmesi ve gerçeklik boyutuna tescil ettirilmesi gibi bu 2 kitap annenin varlığına ve sonradan ölümüne tanıklık eden tarihsel bir dokümandır. Ama bir edebiyat yapıtı olarak, bir anlatı olarak yazı ölüme direnmenin de bir yoludur. Anne artık bir edebiyat yapıtında sabitlenecek ve varlığı zamana direnecektir. Ve belki bu yolla hem yas tutma hem de yokluğa çare bulmak -ki simgeleştirmenin temelindedir bu- mümkün olacaktır. Nesne artık hem dışarıda hem de içeride bir yere sahip olacak, içselleştirilmesiyle birlikte iç ve dış alanlar birbirlerinden ayrılacak, içinde duygu, düşünce, anlam yüklü olan bir iç dünya ortaya çıkacaktır. Wolfson’un ikinci kitabının sonunda artık ifade ettiği sadece öfke değil aynı zamanda şefkat ve anlayıştır da. Bu da depresif konumun artık Wolfson için çok fazla uzakta olmadığının işaretidir.

Louis Wolfson’un yapıtını simgeleştirme süreçlerinin şiddetine ve acılı bir öznelleşme deneyimine tanıklık etmesi açısından ele aldım. Edebiyat ve kliniği buluşturan bu çalışma iki farklı disiplini buluşturmakla kalmadı aynı zamanda hem dile karşı hem de psikanaliz kuramlarına karşı da yeni buluşmaları gerçekleştirdi. Örneğin Wolfson’un birinci kitabının sonunda dilbilimle ilgilenen kişilerin duygulanımsal bir güdülenmesi üzerine tespitleri biz ruh sağlığı profesyonelleri için ufuk açıcıdır. Wolfson bu kişilerin temelde ana dillerine karşı çok doğal bir şeymişçesine muamele etmediklerinin altını çizer. Bu kişilerin “ana dillerini ekzotik, idiomlarla dolu bir karışım gibi görmek gibi bastırılmış bilinçdışı bir arzuları” söz konusudur yazara göre. Bu sanırım psikanalistler için de geçerlidir ve dilbilimle psikanalizi buluşturmak daha en başından beri Freud’un yapıtında mevcuttur. Lacan daha sonra “bilinçdışı bir dil gibi örgütlenmiştir” şeklindeki önermesiyle dili ve anlamı pratiğinin başucuna yerleştirmiştir. İşte bu yazı da Lacan ile Klein ve Bion gibi post Klein’cıların buluşması da denebilir. Ruhsallığımızın dil ile kurduğu ilişkisini Wolfson bize çok güzel hem gösteriyor hem de bunun kuramsal boyutu üzerine düşünüyor, düşündürtüyor. Ama ona bunu düşündürten şey de en nihayetinde duygulanımlarıyla yazı üzerinden tanışması ve anlam ile duygulanımı buluşturması. En nihayetinde Wolfson “arzu”dan söz ediyor ve dilin taşıdığı duygulanım boyutuna işaret ediyor.

Lacan’cı psikanalizde anlam başköşeye yerleştirilmişken, duygulanımsal boyut Klein ve post Klein’cılar tarafından geliştirilmişti. Bu çalışma ruhsallığımızın bu iki temel taşını gözeterek gerçekleştirilmiştir. Bizlerle iletişim kurarak ve mahremiyetini ve öznelliğini cömertçe sergileyerek, ruhsal hayatın bu arkaik köşelerini keşfetmemizi sağlayan Louis Wolfson’a buradan selam ederken beni dinlediğiniz için de sizlere teşekkür ederim.

 

 

*Bu çalışma 6 Ekim 2013 tarihinde Ankara Çağdaş Psikanalitik Psikoterapiler Derneği tarafından düzenlenen “Acıdan Şiddete” adlı sempozyumda sunulmuştur.

[1] Dilbilimciler dilin kendi üzerine düşünen bir işlevin varlığından söz ederler. İnsan dili kendi işleyişinden söz etmek için başka bir dile ihtiyaç duymaz. Dilin bu özelliği Hjemslev tarafından tahlil edilmiş ve bu tahlil zamanımızda hala geçerliliğini korumaktadır.

[2] Ss.33-35

 

}