Bella Habip *

 

kırmızısaçlıkadın

Umberto Eco, “Açık Yapıt” adlı kitabında edebiyatın gücünün, bir metnin hiçbir zaman tüketilmeksizin durmadan farklı okumalar üretebilmesinde yattığını ileri sürer. Orhan Pamuk’un son romanı “Kırmızı Saçlı Kadın”n böyle çoklu okumaya açık bir metin olduğu ileri sürülebilir. Bu tespitten hareketle bu deneme metni psikanalizin, özellikle de çağdaş psikanalizin bakış açısıyla okumayı hedeflemektedir.

İlk okumada da anlaşılabileceği üzere baba-oğul ilişkisi etrafındaki ruhsal dinamiklerle örülü bir anlatıyla karşı karşıyayız. Freud’dan beri bir­çok kuşak psikanalistin üzerine derinlemesine çalıştığı Oidipus Karmaşası metnin tam merke­zinde. Mamafih roman baba-oğul ilişkisindeki ölümcül şiddetten söz etmesine rağmen, arka planda, sessiz bir biçimde ilerleyen farklı ve baş­ka önemli bir meseleye de el atar. Bu mesele baba-oğul karşılaşmasından ortaya çıkan şiddet değil, tam tersine baba-oğlun karşılaşamaması, baba boşluğu, babasızlık ve tüm bunları çevre­leyen sır ve esrar perdesidir. Babasızlık bakış açısıyla bakıldığında söz konusu karmaşa başka bir boyuta taşınır. Oidipus salt dürtülerinin onu sürüklediği bir kader’in kurbanı değil, aynı zamanda ona karşı öldürme arzuları besleyen bir anne-babanın dürtülerinin de işin içinde oldu­ğu daha karmaşık bir durumun kurbanıdır. Ne de olsa babanın yokluğu çocuğu kendi kaderi­ne terk etmek, hatta yok etmektir bir anlamda. Baba katlini önceleyen bir çocuk katli de vardır söz konusu efsanede, mamafih çocuk katli örtü­lüdür. Oidipus’un babası Laios, bir kâhinden, eğer oğlu olursa onu öldüreceğini, karısıyla evle­nip ondan çocuk sahibi de olacağını söyleyince, karısı Jokaste’nin de onayıyla, bebek Oidipus’u bir dağın tepesine, ölüme terk etmiştir. Orhan Pamuk’un romanı söz konusu kar­maşadaki bu iki farklı boyutu, üç nesil üzerinden, tam da çağdaş psi­kanalizin ileri sürdüğü tespitlerin ışığında anlam kazanabilecek bir anlatı olarak karşımıza çıkarır. Hat­ta bu anlatıyı da temellendirecek bir ikinci efsaneye de Firdevsi’nin “Şehname”sine, Rüstem ile Sührab’ın hikâyesine gönderme yapar. Bu hikâyede de söz konusu olan baba katli değil, çocuk katlidir, yani biraz önce vurguladığım Kral Oidipus tragedyasında da mevcut olan babanın çocuğuna karşı ölümcül niyetler beslemesinin yaratabileceği sonuçlardır.

Çağdaş psikanaliz son kırk yılda özellikle Av­rupalı psikanalistlerin katkılarıyla zenginleşti. Bu zenginleşme sadece Freud’un metinlerinin yeniden okunmasıyla değil ama özellikle analitik süreç, analitik ortam, analitik çift, analitik çerçe­ve gibi psikanaliz pratiğini yeniden ve özellikle de içeriden, yani pratiğin içinden düşünmemizi sağlayan kavrayışlar sayesinde sağlandı.

Arjantinli psikanalist Haydee Faimberg’in ünlü “dinlemeyi dinleme” [1] kavramı da pratiğin içinden yola çıkarak Oidipus Karmaşasını yeni ve nesillerarası bir boyutla okumamızı sağlar. Bu kavram sayesinde Oidipus sorunsalı sadece oğul Oidipus’un babası Laios’u katletme arzusuna odaklanmayacak, fakat aynı zaman­da baba Laios’un oğlunu öldürme arzularına da yanıt veren bir ruh­sallık çerçevesinde çözümlenebile­cektir.

H. Faimberg “dinlemeyi dinle­me” mevhumunu analistin seans içinde söylediği yorumlara analizanın onlara yanıt verme biçimini analistin dinlemesi ve daha sonraki müdahalelerini bu yanıtlara göre programlaması üzerine ortaya at­mıştır. Analist yorumlarının analizan tarafından hangi seviyede algılandığına doğru yoğunlaşır. Ör­neğin bir yorum analizan tarafından deforme edilip narsisist boyuta çekilebilir, hatta öyle ki yorum tanınmaz hâle gelir. Amaç yorumu ya­pan analistin ötekiliğini, başkalığını silmektir. Analistin yorumu analizanı yaralar, zira kendi­sine ve kendi ötekileri yoluyla sarf ettiği yorum­la analist bir öteki olarak karşısına çıkmakta ve yine yorumuyla, yani bir üçüncüyle, analizanı Oidipus nitelikli bir şemaya, bir ilk sahneye doğru itmektedir. Narsisist seviyede tepki veren analizan kimliği için savaş verdiği durumu akta­rım içinde tekrarlamaktadır. Onun ötekiliğini reddetmiş ebeveynlere karşı kendini narsisist çembere almış olan analizan analiste karşı da bu tüm güçlü tutumu tekrarlamaktadır. Ana­list kendini salt analizanının ruhsallığı ile değil ama aynı zamanda analizanının ebeveynlerinin ruhsallığı ile uğraşırken bulur. Uğraştığı mesele ebeveynin kendi zürriyetindeki ötekiyi şiddetle dışarıda bırakması ve kendi narsisizmini ön pla­na almasıdır. Faimberg’in analizanı da aktarım içinde kendi varoluşunu ebeveynlerinin ebevey­nleriyle karıştırmış, analistini bu yaşamayan ama hayalet şeklinde analitik ortamda zuhur eden büyükbabasıyla tanıştırmıştır. [2] İki nesil öncesi­ne ait simgeleşmemiş, anlam kazanmamış bir mesele dönüp dolaşıp üçüncü nesilde kendini hatırlatacaktır.

“Kırmızı Saçlı Kadın”ın da baba-oğul ara­sındaki şiddeti özellikle de üzerinde yeterince konuşulmayan şiddeti anlatması ve bu şiddetin daha sonraki nesiller üzerindeki izdüşümünü de göstermesi bizi çağdaş psikanalizin nesillerarasılık boyutuna taşır. Bir önceki nesil kendi çocuğunu narsisist boyutta yetiştirip onun ötekiliğini görmezden gelince, sonraki nesil meseleyi unutma ile inkâr arasında salınarak geçiştirir. “Yeterince iyi” bir karşılaşmalı olamayan baba-oğul ilişkisi içinde, oğul babayı ve onun temsil ettiği yasa, adalet, dış dünya vb. değerleri yete­rince içselleştiremez. En önemlisi ensest yasağı muğlâklaşır, anlamsızlaşır. Ortada bu duygu ve duygulanımları karşılayacak bir baba ya da onun ikamesi olmayınca babaya karşı duyulan öfke, nefret, hatta öldürme arzularının üstü şiddetle bastırılır, unutulur, hatta sonra bu duygular o kadar unutulur ki tanınmaz hale gelir ve inkâr da edilir. Dolayısıyla Oidipus Karmaşası da ruh­sal anlamda üstün körü yaşanır. İlk nesil babalık konusunu simgeleştiremeyince bunu bir sonraki nesle havale eder. İkinci neslin işi daha zordur, zira ikinci nesil hem kendi Oidipus karmaşası­nı çözmek zorundadır hem de bunu bir önceki nesle ait çözümlenmemiş Oidipus Karmaşası­nı devralarak yapmak zorundadır. Yani sonraki nesil bir önceki nesilden devralmadığı bir mi­rası arayıp bulmak ya da yaratmak zorundadır. Simgeleşemeyen baba boşluğu bu nesilde daha da perçinleşir. Romanda baba boşluğunu nevrotik düzeyde yaşayan Cem ile, nihilizm, boşluk, boşunalık ve bunları çevreleyen tüm güçlülük duyguları arasında salınan Enver arasındaki fark belirgindir. Cem dünyada yerini bulmuştur, memnuniyetsizlikleri, unutma, inkâr ve savuştur­malarıyla da olsa. Oysa Enver (Evren?) evrende­ki yerini sürekli sorgulamakta, evrene fırlatılmış gibi yaşamaktadır.

Romanın ilk kısmı söz konusu karmaşadaki unutma sorunsalını ele alırken, ikinci kısmı ise inkâr sorunsalına doğrudan bağlanırken iki ku­şak baba-oğul ilişkisini nesillerarası bir boyutun içine yerleştiriyor. Nesillerarası düzlem içinde sorunsallaştırılan anlatıdaki Oidipus Karmaşası Türkiye’deki siyasal gerilimlere [3] de işaret ederek onların da bu çerçeve içinde okunmasını ayrıca sağlıyor. Unutma ile inkâr arasında gidip gelen, unutulan ve yeterince üzerinde düşünülmeyen ve çalışılmayan meselelerin daha büyük bir şid­detle geri dönüşünü de romandaki trajediye doğru adım adım ilerleyişte ve akabinde trajik sonunda izleyebiliyoruz.

Önce kitabın baba cinayeti ve babasızlığı unutma ile inkâr arasında salınan bakış açısıyla okumamızı sağlayan meselesinin kısa bir özetiyle başlayalım.

Roman 1980’li yılların başında geçer. Cem Beşiktaş’ta anne ve babasıyla yaşayan 17 yaşında liseli bir öğrencidir. Babasının Hayat adında bir eczanesi vardır. Annesi de ev kadınıdır. Akşam­ları baba eczanede nöbete kaldığında Cem an­nesinin hazırladığı kumanyayı babasına götürür ve orada babasının gizli, aile hayatına dâhil et­mediği arkadaşlarıyla karşılaşır. Babanın politik ilişkileri annesini tedirgin etmekte ve anne-baba sık sık kavga eden uyumsuz bir çift görünümü vermektedir. Başka bir kadının, hatta kadınların varlığı da bu çiftin beraberliğini gölgelemektedir. Baba günün birinde yeniden siyasi şubeye götürülür ve ondan hiç haber alınmaz. Cem’in babasıyla olan, zaten pek de yakın olmayan ilişkisi orada tam kopar. Ana-oğul maddi zorluklarla baş başa kalırlar. Baba roman içinde Cem evlendikten sonra, yani yaklaşık bir on yıl kadar sonra hayatına girecektir, ama varlığı yine roman içinde çok arka plandadır.

Babanın ortadan kaybolmasıyla Cem üniver­siteye girebilmek için bir kitabevinde çalışmaya başlar ve yaz tatilini de Öngören’de kuyucu usta­sı Mahmut Usta’nın yanında çıraklık yaparak ge­çirir. Babasının yokluğu ve uzaklığı ile Mahmut Usta’nın yakınlığı ama ürkütücülüğü metinde sık sık vurgulanacaktır. Ustayı bir baba temsili olarak varsayarsak, babaya ve otoriteye karşı bu çifte değerli tutum romanda iki farklı babaya bölünecektir. Babanın roman içinde ismi sadece bir kere geçer, genelde, “babam” olarak geçer. Baba bir özne olarak değil, Cem’in babası ola­rak romanda yer alır. Bu babanın hem fiziksel hem de ruhsal uzaklığının bir yansıması olarak yeterince simgeleştirilmemiş olduğuna dair bir işaret olarak düşünülebilir. Babanın yeterince okuyucuya tanıtılmamış olması ve silikliği Oidi­pus Karmaşası’nın beraberinde getirdiği, yani babaya karşı düşüncede beslenen öldürme arzula­rının suçluluğuyla da bağlantılandırılabilir.

Babanın isminin sadece bir kere geçmesi gibi, onun köklerine, gençliğine dair herhangi bir ay­rıntı da yoktur kitapta. Sadece Maocu bir örgüt­te yer aldığına, ‘80 darbesi öncesi de birkaç kere cezaevine girip çıktığına dair göndermeler var­dır. Bir de babanın okuduğu kitaplara bir gön­derme vardır. Örneğin babanın okunması için salık verdiği Karl Wittfogel’in “Doğu Despotlu­ğu” adlı kitabı metinde belirgindir. Ama baba­nın bu kitabı da pek okumadığı, öylesine salık verdiği fikri de peşi sıra gelir. Babayı ince bir mizahla da olsa aynı zamanda değersizleştirmek de vardır. “…babamın bu kitabı bize niye öner­diğini çıkaramadık. Kitapta babalar ve oğullar üzerine hiçbir şey yoktu” [4].

Oysa kuyucu Mahmut Usta’nın babasının Si­vas’ın bir kazasından göç ettiğini, babasının da Büyükdere’de bahçıvanlık yaptığını, kuyu kaz­mayı bir ustasından öğrendiğini, hatta ilk kuyu­cu ustalarının Ermeni olduğunu da öğreniriz; sebatkârlığına, mücadeleci mizacına, geleneğin içinden gelen “babacan” tavırlarına tanık olu­ruz. Bir hikâye anlatıcısıdır da aynı zamanda Mahmut Usta: Yusuf Peygamber’in kardeşleri tarafından kuyuya atılışını ve baba Yakup’un çocukları arasında adil olmadığı yönündeki tespitleri, Cem’in ilgisini çeker. Özellikle de us­tanın “Bir baba adil olmalıdır. adil olmayan baba evladını kör eder” [5] deyişine kafası takılır. Babanın varlığı ve var olma biçimi meselesi geri döner. Babasızlık adaletsizlik mevhumuyla birle­şir. Çocukları arasında ayrım yapan baba kimine baba, kimine de boşluk bırakır. Bu boşlukla da baş etmek için çocuklar, babayı, adaleti kendi yöntemleriyle yaratmaya çalışırlar. Tabii çocuk­ların sağlayacağı adalet de ancak zalimce olacak­tır, Yusuf Peygamber’in kardeşlerinde olduğu gibi. Çocuğun, çocukluğun sadizmi iş başında olacaktır. Romandaki kuyu metaforunun sanki bu boşluk ve zulmü birleştirerek boşluğun özel­likle de baba boşluğunun ölümcül sonuçlarına işaret ettiğini var sayabilir miyiz? Evet, özellikle de romandaki iki baba katlinin de karanlık kuyu mekânında olduğunu da göz önünde bulundu­rursak; her ne kadar ilk cinayetin hayali olduğu yani düşüncede işlenen bir cinayet olduğu sonra­dan ortaya çıkmış olsa da.

Kör edilen gözlere yapılan gönderme ve Cem’in bu ayrıntıdan yaşadığı huzursuzluk ve ustasına duymaya başladığı öfke ile metin Oi­dipus Karmaşası’na değinmeye başlar. Ve tabii cinsellik de işin içine girer. Unutmayalım ki Oi­dipus’un görünen içeriğinde anneye karşı du­yulan ensestsi arzuların gerçekleşmesi için baba­nın ortadan yok olması gerekmektedir. Bu arada adaletsiz babanın kendi oğullarını körleştirmesi ile metin Oidipus sorunsalının babasal boyutu­na değinir. Oğulları üzerindeki tahakkümünü artırmak için onları birbirine düşüren, onları birbirlerine karşı körleştiren ve akran rekabetini de ölümcül kılan zalim bir babayla karşı karşıyayızdır. Freud’un “Totem ve Tabu”da [6] sözünü et­tiği “İlkel Kabile Miti”ndeki zalim baba ile karşı karşıyayızdır.

Ustasından gittikçe bunalmaya başlayan Cem çalıştığı araziye yakın mesafede olan kasabada seyyar bir tiyatro grubunda sahneye çıkan, on­dan yaşça büyük Gülcihan’la, “Kırmızı Saçlı Kadın”la, tanışır ve ona âşık olur. Artık hayatının amacı değişir. İlk aşkın ve ilk cinsel deneyimin verdiği coşkuyla tüm amacı o kadınla daha fazla beraber olmaktır. Ama engeller vardır zira Gülcihan evlidir, ayrıca Usta onu akşamları serbest bırakmamaktadır. Cem’in hareketlerinin kısıt­lanması ile usta-çırak ilişkisi de gerilmeye başlar. Bir de üstüne Mahmut Usta da kasabadaki çadır tiyatrosuna gitmiş ve Kırmızı Saçlı Kadın’la ta­nışmıştır, yani potansiyel bir rakiptir.

Yine gerilimli bir günün sonunda Cem kovayı kuyuya, Usta’nın kafasına düşürür. Onu öldür­düğünü zannedip paniğe kapılır. Kasabaya kadar deli gibi koşar ama yardım çağırmaz, çağıramaz. İlk trenle İstanbul’a, annesinin yanına döner ve olayı zihninden silmeye çalışır. “İçimde bir suçluluk, hatta kötülük yokmuş gibi yaparsam, yavaş yavaş kötülüğü unuturdum. Böylece hiçbir şey olmamış gibi yapmaya başladım”. Hiçbir şey olmamış gibi yaparsanız ve gerçekten de hiçbir şey olmuyorsa, hiçbir şey olmaz sonunda.” [7]

Romanın ilk bölümünü sonlayan trajik hadi­se ve akabinde kahramanımızın bu trajedinin üstünü örtme çabası da bizi Oidipus Karmaşası’nın tam göbeğine götürür. Tıpkı trajedide Oidipus’un babasını öldürüp annesiyle birlikte olduğunu öğrenince gözlerini kör etmesi gibi romanımızın kahramanı da kendi kötülüğüne karşı körleşir. İnkâr mekanizması trajediyi ruhsallığın dışına iterken kontrolü eline alır.

Romanın ikinci bölümünde Cem’i başarılı bir müteahhit, evli, mutlu ama çocuk sahibi olamamış orta yaşlı hâliyle görürüz. Tıpkı Laios’un kendi çocuğunun onu öldürmesinden korkarak onu ölmeye terk etmesi gibi, burada da kahramanımız kısırlığıyla trajediye göz kır­par. Bir sonraki nesil sanki tehlike arz etmek­tedir, tıpkı trajedide olduğu gibi, her ne kadar romanda Cem-Ayşe çiftinin çocuk sahibi olmak için çalmadık kapı bırakmadıkları vurgulansa da. Nesil devamlılığı durmuştur ve beraberinde, nesillerin bu donmuş zamansallığında konuşulamayan, üstü örtülen, “hiçbir şey olmamış gibi” yapılan mesele geri gelir.

Müteahhit Cem’in yolu yıllar sonra bir inşaat projesi için “suç mahalli” Öngören’e düşer. Ku­yucu Mahmut Usta’nın, söz konusu kuyudan ve daha başka kuyulardan da su çıkarmayı başardı­ğını ve bölgenin endüstriyelleşmesine, fabrikala­rın, yerleşim yerlerinin peş peşe inşa edilmesine vesile olduğunu ve beş yıl kadar önce de yaşlılık­tan öldüğünü öğrenir. Bir diğer başka gelişme de Kırmızı Saçlı Kadın’ın Öngören’de yaşamakta ve bir de Enver adında bir oğlunun olmasıdır. Romanda ilginç ve sürprizli bağlantılarla Enver’in Cem’in o ilk ve tek gecelik ilişkisinden olma oğlu olduğu ortaya çıkar. Bir diğer ilginç bağlantı da Cem’in babasının da bu Kırmızı Saçlı Kadın ’la bir ilişkisi yaşamış ama örgüt içinde bu ilişki birilerini rahatsız ettiği için ayrılmış olma­larıdır. Böylece Cem’in ilk aşkı aynı zamanda da babasının gizli aşkı ve sık sık ortadan kaybolma­larının da bir diğer yüzüdür.

Ama biz yine esas meselemize ve babasızlık sorunsalına dönelim. Romanda karşımıza çı­kan ilk baba Cem’in babasıdır ve 1980 öncesi ve sonrası yıllarının tekinsiz siyasi atmosferinde sık sık ortadan kaybolur. Bu ortadan kaybolmaların aynı zamanda babanın, evlilik dışı ilişkileriyle de bağlantılı olduğu ortaya çıkar. Baba ailesin­den uzaktır, bir de üstüne bu uzaklığın adı tam konulmamış, Cem ve annesi arasında tam anla­mıyla simgeleşemeyen, yasak bir mevzu hâline gelmiştir. Bu konu konuşulmaz, geçiştirilir ve nihayetinde hiçbir şey olmamış gibi davranılır. Babanın yokluğu ve yokluğunun nedeni yavaş yavaş unutulur.

Bu hiçbir şey olmamış gibi yaşayıp gitmek teması romanda yine can alıcı bir şekilde geri döner. Cem’in kazayla düşürdüğü kovanın ustasının hayatına mal olabileceği meselesi de unutulma­ya çalışılır ve yine “hiçbir şey olmuyorsa hiçbir şey olmaz sonunda” gibi paradoksal bir tümce unutma sorunsalını inkârla buluşturur. Ortada kaza falan yok, hatta kazayı haber vermemekle işlenmiş bir suç da yok dercesine simgesel düz­lemde bir anlam boşluğu yaratılır.

Babasızlık ve babanın yokluğunun simgeleş­memesi romanın sonlarına doğru daha da be­lirginleşir. Babasının kim olduğunu bilmeden büyümüş, ona baba olarak sunulan kişiyle de çalkantılı bir ilişki yaşamış nihilist Enver’in ba­basızlık üzerine söyledikleri dikkat çekicidir: “Babasız büyürsen âlemin bir merkezi ve sınırı olduğunu anlamaz, her şeyi yapabileceğini sanır­sın. Ama bir süre sonra ne yapacağını bilmez, dünyada bir mana, bir merkez bulmaya çalışır, sana hayır diyecek birini aramaya başlarsın”9. Enver bu sözlerle onun mektubuna yanıt ver­meyen ve orada olmayan bir babaya seslenmek­tedir. Ne ilginçtir ki seslendiği baba, yani Cem de aynı şekilde babasızlıktan mustariptir, ama farklı bir şekilde mustariptir. Enver’e düpedüz yalan söylenmiş, babasının kimliği ondan sak­lanmış, evrene fırlatılmış gibidir. Oysa Cem ba­basını tanımış, gerçeklikte ruhsal dünyasında bir yere koymuştur. Enver doğrudan gerçeklikle kurduğu alışverişte bir aksaklıkla hayatına başla­mış, Cem ise babasının akıbeti üzerine gerçeklik sorunsalıyla karşılaşmıştır. Cem ergenlik yaşla­rında bu gerçeklik duvarına çarpmış, oysa En­ver daha dünyaya gözlerini açtığında bir yalanla çevrelenmiştir. Birincisinde Oidipus Karmaşası nevrotik bir düzeyde yaşanmış, babaya ve onun veremediklerine karşı duyulan öfke bastırılmış, diğerinde ise baba sorunsalı; varlık, kimlik, ait olma gibi temel meselelerin simgesel boyutu ıs­kalanmıştır. Baba simgesel düzenin dışında kal­mıştır, Lacan’ın deyişiyle baba “forclos”dur, bir davanın zaman aşımından ötürü düşmesi gibi Baba’nın adı ve işaret ettiği simgesel düzen de yok hükmündedir. Romanda Baba sorunsalının farklı boyutlarda yaşanmasıyla birlikte farklı var olma biçimlerinin tezahürünün yine ortak bir yönü vardır. Ortak olan husus yalan ve gerçek­liği çarpıtmadır, hakikat arayışıdır ki bu bizi doğrudan romandaki iki trajediye geri götürür. Nitekim Cem’in okuduğu Sofokles’in “Kral Oidipus”undaki Oidipus ile Tahran’da keşfettiği, İranlıların milli destanı “Şehname”nin Rüstem ile Zührab’ındaki Zührab karakterleri kökenle­ri konusunda hakikat arayışındadırlar, gerçeği öğrenmek için yollara düşüp, savaş vermişlerdir.

Burada şu soru sorulabilir: Roman başta ileri sürdüğüm gibi babasızlık temasını işlemek isti­yorsa, o zaman neden anlatısını baba katli etra­fında, baba katlini ön plana çıkararak kurmuş­tur? Ya da babasızlık teması neden baba katlinin arkasına gizlenmiştir? Neden babasızlık teması apaçık ortada değildir ve örtük bir içerik olarak karşımıza çıkmaktadır?

Bu soruya verilecek yanıtlardan biri “dinlemeyi dinleme” mevhumuna yeniden başvurarak elde edilebilir düşüncesindeyim. Şöyle ki, analistin yorumlarına analizanın verdiği tepkinin, analizanın analisti ne şekilde dinlediği üzerine analiste bir bilgi sağlaması ve analistin daha sonraki müdahalelerini biçimlendirmesi durumunda olduğu gibi, bir efsanenin, bir romanın, hatta felsefe ve psikanaliz metinlerinin de ne şekilde okunup anlaşıldığına da vakıf olmak için aynı yolu takip edebiliriz. Yani söz konusu metinlere verilen tepkilerden, ya da o metinlerin tetiklediği diğer metinlerin içeriğinden hareket edebiliriz. Bir diğer deyişle, söz konusu metinleri okumayı okuma gibi bir yola başvurabiliriz. Nihayetinde, burada yazarın “Kral Oidipus” tragedyasını babasızlık ve baba boşluğu üzerinden okumuş olduğunu bu anlamda ileri sürebiliriz. Yazar baba katlinin ön planda olduğu iki efsaneden yola çıkarak o efsanelerdeki baba boşluğu ve öldürülen çocukluk teması etrafında bir anlatı yaratmıştır diyebiliriz.

Bu tespitten hareketle babasızlık ve baba katli arasındaki bağlantı farklı bir boyut kazanmak­tadır. Orada olmayan babayı öldürmek görünürde bir paradoks içerse de, sonuç olarak mesele ön­celikle bir babayı yaratmak, yani onu var etmek gibi durmaktadır. Bu da bizi doğrudan simge­leştirme sorunsalına götürür. Roman sanki ba­bayla mücadele, babayı yenme, baba ile gücünü sınama gibi oğlun Oidipus karmaşasından çok, oğlun babayı bulmak ve onu var etmek uğruna sarf ettiği çaba gibi durmaktadır. Bu tema arka planda her iki efsane de mevcuttur. Oidipus kendisinden gizlenen hakikati keşfetmek için yollara düşer; Zührab da babası Rüstem’i bul­mak ve onunla tüm cihana sahip olacak kadar güçlü bir ordu kurmak için İran’a doğru yola çı­kar. Roman da bu kahramanların baba arayışına odaklanmış gibidir. Cem’in orta yaşlarında Kral Oidipus ve Rüstem ile Sührab hakkında yaptığı nitelikli okumalar, bu konu etrafında yurt içi ve yurt dışı müze ziyaretlerinde takip ettiği ressam­lar ve eski metinler zihninin bu konuyla meşgul olduğuna dair bir örnektir Keza Enver’in şiir üzerinden Tanrı ile olan diyalogu da bu arayışın çok çarpıcı bir örneğidir. Nihayetinde Enver’in dediği gibi hayır diyecek birini bulma çabası, özel­likle de gerçek, kanlı canlı birini bulma çabası, bu babayı var edebilme çabası olarak okunabilir. Öyle bir çaba ki sonunda evrenin bir merkezi ol­sun ve birey kendinin nesilsel zincirin bir halkası olduğunu hissetsin.

Son tahlilde roman baba katli ile baba boşluğu arasındaki bağlantıyı kurarak babayı var etme, babayı yaratma sorunsalına işaret ediyorsa da, burada gerçek babadan simgesel babaya doğru bir hareketin izine de şahit olmuyor muyuz? Bir şeyin yokluğu üzerinden o şeyin varlığını düşünmeye başlamamız gibi, yazar Orhan Pamuk da Baba’nın veçhelerini etraflıca düşünmemizi, onu simgeleştirmemizi sağlayacak hareketi de babayı çeşitli biçimlerde yok ederek sağlamamış mıdır? Bu anlamda roman babayı ruhsal dünyada temsil etmenin romanı olarak karşımıza çıkmakta değil midir?

 

* Bu yazı IAN Edebiyat dergisinin Haziran 2016 sayısında yayımlanmıştır.

 

[1] Faimberg, H.(1987), “Telescopage des Generations”, Psychanalyse â l’Universite, XII, 46, s.181-200.

[2] A.g.y içinde

[3] 1980 askeri darbe sorumlularının cezalandırılmaması ile hali hazırdaki günümüz siyasi ikliminin sorunlarının katmerleşerek artmasına da metin sanki bir gönderme yapmakta, ya da bakmaya davet etmektedir.

[4] Pamuk, O. (2016), Kırmızı Saçlı Kadın, , Yapı Kredi Yayınları, s.34

[5] A.g.y. içinde s.35

[6] Freud, S.(1913), Totem ve Tabu, Say Yayınları, çev. Kamuran Şipal, 2016.

[7] A.g.y. içinde s.89

[8] A.g.y. içinde s.161

}