Crime and Criminality Founding Texts About Criminology in Psychoanalysis

 

ÖZET Psikanalizde kriminolojiye dair kurucu metinlerin bir sentezini ele alan bu makale suç psikolojisinden kriminal bir psikanalize kadar giden yolu kuramsal ve klinik aşamalarıyla irdeleyecektir. S. Freud, M. Klein, D.W.Winnicott, C. Balier’nin suç ve suçluluk üzerine kaleme aldıkları metinler mercek altına alınacaktır.

Anahtar Kelimeler: Antisosyal eğilim; ensest; simgeleştirme; üstbenlik; oidipus

ABSTRACT This article, addressing a synthesis of the founding texts about criminology in psycho- analysis, will examine the way from criminal psychology to criminal psychoanalysis both clinically and theoretically. The texts about crime and criminality written by S. Freud, M. Klein, D.W. Win- nicott, C. Balier will be scrutinised.

Keywords: Antisocial tendency; incest; symbolisation; super-ego; oedipus
Kaynak: Habip, B. Suç ve Suçluluk Üzerine Psikanalizde Kriminolojiye Dair Kurucu Metinler. Oral G. Editör. Adli Tıp ve Psikanaliz. 1.Baskı. Ankara Türkiye Klinikleri

 

 

 

 

Psikanaliz literatüründe kriminolojiye dair kurucu metinlerin ilk bakışta aralarında belli bir devamlılık sergilemediği gözlemlense de kriminal psikanaliz, psikanalizin başlangıcından itibaren ileri sürdüğü paradigmaları ve daha sonra çağdaş psikanalizin bu paradigmaları sorunsallaştırarak yeni önermelerle ortaya çıkması sürecini yakından takip eder. Bu paradigmalar şiddet ve ensestin yani Oidipus sorunsalının etrafında yorumlanması temelinde kaleme alınmış metinlerle başlamış, ama daha sonra pratikte karşılaşılan sorular bu temelleri gözden geçirmeye yönlendirmiştir. Ortaya çıkan soruların buluştuğu nokta zihinselleşmiş bir ruhsallık ile zihinselleşme yetenekleri kısıtlı bir ruhsallığın karşısında psikanalistin suça ve suçluluğa dair bakışında ve klinik pratiğindeki farklılıklardır. Bu tabii kurama da ister istemez yansımaktadır.

Bu makalenin amacı da suç ve suçluluk bağlamında kriminoloji ile psikanalizi buluşturan kurucu metinleri psikanalizdeki söz konusu değişimi daha belirgin hale getirecek şekilde ele almaktır. Şöyle ki, öncelikle Oidipus sorunsalı temelinde ve simgeleştirme yeteneğine sahip bir ruhsallığın suç ve suçluluk ile ilişkisini irdeleyen Freud’un makalesi ele alınacak. Daha sonra, bu yeteneğe sahip olmayan, şiddetin ön planda olduğu bir ruhsallığı irdeleyen, saldırgan dürtünün klinik ortamda psikana- lizle çalışılabilir hale getirilmesini gösteren M. Klein, D.W. Winnicott ve C. Bali- er’nin metinleri ele alınacaktır.

Başlangıçta Freud “Psikanalizin Faydaları” (L’Intérêt de la psychanalyse) adlı makalesinde psikanalizin ulaşabileceği alanları sıralarken kriminolojiyi yâd etmemiş olsa da, yapıtının bütününde insanlığın temelindeki iki temel suç farklı bağlamlarda gündeme gelmiştir: Ensest ve baba cinayeti.1 Bu suçların yasaklanması da Freud’a göre doğal hayattan kültüre yani medeniyete geçişimizi sağlamakta ve bu geçiş aynı zamanda nevrozların kaynağını da oluşturmaktadır. Mamafih bu geçiş, yani ensest ve şiddetin yasaklanması ile cinsel ve saldırgan dürtünün kısıtlanması aynı zamanda insandaki temel hoşnutsuzluğun, huzursuzluğun da kaynağıdır.2

Psikanalizde kriminolojiye dair kurucu metinlerin başında Freud’un 1915-16 yıllarında kaleme aldığı “Psikanalizin ortaya çıkardığı bazı karakter özellikleri” (“Quelques types de caracteres dégagés par la psychanalyse”) başlıklı makalesi yer alır.3 Bu makalede Freud nevrozluların belirtilerinin arkasındaki dürtüsel eğilimlerine işaret eder ve suçluluk duygusunu ve sonra da suçu mercek altına alır.

Makale üç bölümden oluşmaktadır. “İstisnalar” başlıklı birinci bölümde Freud psikanalistin çalışmasının önündeki önemli engellere, yani analizanın dirençlerine işaret eder ve bu dirençlerin bazı kişiliklerle olan ilgisinin altını çizer. Oysa şimdiye kadar, yani 1916 yılına kadar psikanaliz tedavisindeki engelleri bilinçdışının geri çekim gücü, bastırmanın kuvveti, çocukluk çağı cinselliğinin kimi dönemlerine takılmalar, hastalığın ve belirtinin bir uzlaşma ve çıkış yolu olması gibi saptamalarla açıklamış olan Freud şimdi daha farklı bir yol dener ve bazı kişilik özelliklerinden söz eder. Bu özellikler libidonun narsisist yönelimiyle ilgilidir. Freud’a göre kimi hastalar daha önemli bir kazanım elde etmek için hâlihazırdaki bazı konforlarından vazgeçmemekte ısrarcı olmakta ve tedavinin getirdiği kısıtlamaları şiddetle reddetmektedirler. Kliniğimizin yakından tanıdığı bu hastalar mesela seans sıklığından şikâyet ederler, serbest çağrışım kuralına uymak istemezler ya da çerçevenin diğer unsurlarını taşa tutarlar: saatler uygun değildir, seans süreleri ya çok uzundur ya da çok kısadır, başta mutabık kalınan ücret birden pahalı gözükmeye başlar. Bu kişiler yaşamlarında yeterince yoksunluk çekmiş olduklarını, hayatlarına yeni bir yoksunluk kaynağı katmak istemediklerini söylemektedirler. Hatta daha da ileri giderek Freud bu hastaların kendilerini bir “istisna” olarak kabul edilmelerini istediklerinin altını çizer ve onları ikna etmenin önünün kapandığının al- tını çizer. Tedavi bir çıkmazla karşı karşıyadır. Hastanın psikanalistine duyduğu aşk da burada işe yaramamakta ve psikanalizin “eğitici” yönü bir hayal kırıklığından öteye gitmemektedir. Narsisist damar iş- başındadır ve Bebek Hazretleri (His Majesty The Baby) arzularına ket vurulmasına karşı çıkmaktadır. Freud tüm bu hastaların ortak bir özelliğine işaret eder. Hepsi çocukluklarında bir haksızlığa maruz kaldıklarını  ve bu haksızlığın onları hayata karşı baştan itibaren dezavantajlı bir konuma soktuklarını dillendirmektedirler. Tıpkı kadınların annelerine karşı onları erkek yerine kız olarak dünyaya getirmiş olduğuna dair büyük hayal kırıklığını ileri sürmeleri ve penis eksikliğine işaret etmeleri gibi.

Freud dikkatini başka bir olguya da yönlendirir. Bu da “Başarı karşısında yenilgiye düşenler” başlıklı makalenin ikinci bölümün konusudur. Nevrozluların şimdiye kadar içsel bir engellenmeden ötürü ortaya çıktığına dair geliştirilmiş histeri modeli ve kaynağını buradan almış psikanaliz yöntemiyle çelişen bir bulguyla karşı karşıyadır Freud. Bu bulgu kimi kişiliklerin başarı karşısında hasta olduklarına dairdir, oysa şimdiye kadar nevrozun kaynağı engellenmeyle ilgiliydi, cinsel dürtünün doyum sağlayamaması gibi. Bu somut klinik durum Freud’u dışsal engellemeler ile içsel engellemeler arasında bir ayırım yapmaya yönlendirir. Aradaki fark nev- rozdaki çatışmanın bu sefer yükselen libido yatırımlarının dış gerçekliğe dayattığı dönüşümlerde ve yarattığı çatışmadadır. Oysa daha önce nevrozlarda libidonun iç dünyadaki, yani düşlem üzerinde yarattığı etki söz konusuydu.

Burada bir parantez açıp Freud’un dış gerçekliğin üzerine yaptığı bu vurgunun daha sonra özellikle de 70′li ve 80’li yıllardan sonra “sınır durumlar” adı altında toplanan ve dış gerçekliğe aşırı yatırım yapan hasta grubunun ruhsallığı üzerine yapılan çalışmalara nasıl ilham verdiğini de görmezden gelemeyiz. Libidonun içsel dönüşümlerinde yaşanılan kimi zorlanmalar burada dış gerçeklik üzerinde gerçekleşmektedir. Çağdaş psikanalizin başta R.Roussillon’un simgeleştirme üzerine ilerleyen çalışmaları dürtünün bu dış dünya üzerindeki yatırımlardaki dönüşümlerini betimlemektedir.4 Biraz- dan ele alacağımız Winnicott’un “Çocuklarda Antisos- yal Eğilim” başlıklı makalesiyle çocuklardaki yalan ve hırsızlığa yönelik tespitleri de bu simgeleştirme çalışmalarına ilham vermiştir.5

Yeniden Freud’un makalesine dönecek olursak bu dış dünyadaki libidonun dönüşümünün yani başarı karşısında yenilgiye dönüşümün bir tek izahı vardır o da Oidipus kaynaklı suçluluk duygusudur. Freud bu klinik durumu betimleyen iki vaka örneği sunar. Bunlardan ilki yaşama sevinciyle dolu genç bir kadının baba evinden kaçıp dünyayı dolaşması ve bir maceradan öbürüne koşmasıdır. Ta ki bu genç kadın onu seven ve gerçek değerini anlayan bir sanatçıya rastlar ve onunla yaşamaya başlar. Uzun yıllara dayanan bir birliktelikten sonra bu kadın sevgilisinin ailesi tarafından da sahiplenilir ve ilişkisi meşru bir zemine oturmaya yüz tutar ve ufukta evlilik gözükür. İşte tam bu andan itibaren genç kadın her şeyden elini eteğini çekmeye başlar, evin yönetimini bırakır, onu sahiplenen aileye karşı düşmanca bir tavır beslemeye başlar, kıskançlık krizlerine tutulur ve ciddi bir şekilde hastalanır.

Bir diğer örnek de üniversitede ders veren saygın bir akademisyenle ilgilidir. Onu bilimle tanıştıran ve gelişimine vesile olan kürsü başkanı emekli olunca çalışma arkadaşları bu akademisyeni işaret eder. Bu genç adam da bu işe layık olmayacağını ileri sürer ve akabinde yeteneklerini değersizleştirerek melankolik bir durumun içine düşer.

Freud edebiyattan da örnekler verir. Shakespeare’in Lady Macbeth’i İbsen’in Rebekka West’i de başarı karşısında bozguna uğrayan kişilerdir ve suçluluk duygusu onları da ele geçirmiştir.

Klinik örnekler olsun, edebiyat referansları olsun Freud’un hedefi Oidipus karmaşasının yarattığı suçluluk duygusunun, yani bireyin çocukluk yıllarında anne ve babaya karşı beslediği düşmanca duyguların yarattığı suçluluk duygusunun altını çizmektir. Freud bu suçluluğun erişkin hayatımızdaki suçluluğa da tekabül etti- ğini söyler ve genel olarak da sahip olduğumuz suçluluk duygusunun temelinde bunun yattığını, vicdan sahibi olmamızın kökeninde de bu suçluluk duygusunun yattığını ileri sürer. Bu suçluluk duygusunun ilerideki vicdanın kökeninde olduğunu ileri süren Freud daha sonra ona üst-benlik adını verecek ve onu ruhsal aygıtta benliği yöneten, iyi ile kötü arasındaki farkı gösteren bir mercii olarak tanımlayacaktır.

Makalenin üçüncü bölümü olan “Suçluluk duygusu yüzünden suç işleyenler” de Freud yeniden Oidipus karmaşasına gönderme yapar ve bu sefer daha ilginç bir tespitte bulunur. O da suçluluk duygusunun suç işlenmeden önce de mevcut olduğudur. Freud’a göre suçlu suçunu bir yasağı delmek için işlemiş ve bu, suçluya ruhsal bir rahatlama sağlamıştır. Suç işlendiği andan itibaren kaynağı belirsiz ve baskı yaratan suçluluk duygusunun üzerindeki baskı paradoksal bir biçimde hafiflemektedir. Tabii bu kaynağı belirsiz suçluluk duygusunu yine çocukluğa ve Oidipus karmaşasına bağlıdır: yani babayı öldürmek ve anneyle cinsel ilişkide bulunmak arzusunun altını çizen Freud yeniden bu karmaşanın evrenselliğini hatırlatır ve medeniyetin dolayısıyla vicdani vasıfların bu suçların cezalandırılması temelinde oluşturulduğunu ileri sürer.

Herhangi bir suçluluk duygusu duymadan suç işle- yenlere de gönderme yapan Freud bu kişilerin cezalan- dırma arzusuyla bu tür eylemlere giriştiğini ileri sürer ve kabahat işleyen çocukların cezalandırma sonrası sakinleşmelerinde görüldüğü gibi bu kişilerin de aynı güdülenmeyle hareket ettiğini söyler.

Psikanalizde kriminolojiye ilham veren bir diğer kurucu yapıt da Melanie Klein’a ve onun ünlü erken Oidipus karmaşasıyla ilgili tespitleridir. M. Klein da tıpkı Freud gibi çocuğun ebeveynlerine karşı beslediği cinai ve ensest arzularını kabul eder ama o arzuları daha erken bir döneme çeker. Freud bu karmaşanın 3-6 yaş arasında alevli olduğunu ileri sürerken Klein bunu çok daha erken bir döneme çeker ve bebeklik yıllarına kadar uzanır. Çocukta sadece ensest ve rakibini ortadan kaldırma dürtülerinin değil aynı zamanda şiddetli bebeklik sadizminden kaynağını alan oral döneme mahsus yamyamlık dürtülerine de yer verir. Çocuğun oyunlarından ve resimlerinden hareket eden Klein çocuğun rakibini kesme, koparma, parçalara ayırma ve hatta onları yeme gibi oyun ve anlatılarına dikkat çeker. Daha ileriki yıllarda Klein çocuklardaki bu ilkel eğilimler ile seri katillerin korkunç cinayetleri arasında bir bağlantı kuracaktır.6

Melanie Klein suç eğilimlerini çocukluk sadizmine bağlar. Oral evrede özellikle 6. aydan sonra sadizmin zirve yaptığı dönemde bebek, ölüm dürtüsünden kayna- ğını alan bu sadizmi ve saldırganlığını zayıf ve henüz gelişmemiş benliğinde muhafaza edemez ve dışarı yani ona bakım verenlere yansıtır. Bu yansıtma sonucunda Klein, çocukların anne ve babalarıyla ilgili korkutucu, fantastik öğelerden, yani imagolardan oluşan temsillerle dolu bir iç dünyaya sahip olduklarına işaret eder. İçeriden dışarıya yansıtılan ölümcül tehlike bu sefer dışarıdan içeriye gelme tehlikesi yaratmaktadır. Bebeklik sonra çocukluk Klein tasvirinde hiç de idilik değildir, Freud’un anne memesinden ayrılmanın yarattığı yitik cennet tasvirini burada hiç bulamayız. Ölüm ve yok olma kaygıları ile boğuşan bebek nesneleri ile sevgi ilişkisini arttırdıkça kaygısı azalır, nesnelerine karşı beslediği korku ve deh- şet azalır, sevgi yeteneği çoğalır. Bu süreç Klein’a göre çok dinamik ve yoğun içselleştirme ve yansıtmacı özdeşleşimler içeren anne-bebek ilişkisi temelinde gelişir. Tabii bebek sadece dışarı yansıtmaz içeri de alır. İçeriye aldığı şey “iyi” şeylerdir, dışarı fırlattığı şeyler ise (tüm bu ürkütücü fantastik öğeler) “kötü” şeylerdir. Bir başka deyişle kötü deneyimler, kötü duyumsamalar, kötü verilen bir bakım bebeğin ruhsallığında yer almaz dışarı fırlatılır. Bunların dışarı fırlatıldığı ölçüde dışarıdan gelecek tehlikeler de o derece acımasızdır, ne de olsa bebeğin algıladığı her şey henüz sadece dışarıdan gelmektedir; bebekte bir iç dünyanın varlığına dair bir duyumsama henüz yoktur. Bu tür yaşantılara, yani iç dünyanın dışarıda cereyan etmesine paranoid-şizoid patolojilerinde rastlarız. Bu ilk deneyimlerin ürkütücü ve acımasız doğası Klein’ a göre üst-benliğin, yani arkaik bir vicdanın da tohumlarını atacaktır. Bu üst-benlik Freud’da olduğu gibi sadece cinsellik ve ensest temelli değildir. Unutmayalım ki Freud’un üst benliği sadece yasaklayıcı bir merci değil, aynı zamanda çocuğu ensestten ve yıkıcılıktan koruyan ve kollayan bir mercidir de. Bu üst benliğin bir diğer önemli veçhesi de tesis ettiği yasaklamalarla medeniyet kurucu olmasıdır. Oysa Klein’ın erken üst-benlik modelinde göze göz dişe diş kanunları geçerlidir ve bu bebeğin acımasız, intikamcı ve vicdansız dünyasına tekabül eder. Bu arkaik üst-benlik tedricen iyi nesnelerin ve iyi deneyimlerin içselleştirilmesiyle yumuşar ve çocuğun daha gerçekçi nesne ilişkileri kurmasına ve vicdanın gelişimine yol açar.7  Vicdan Klein’da, Freud’dan farklı olarak kendi saldırganlığından ötürü tahrip olmuş nesneyi onarma girişimiyle, bir başkası için kaygı duymaya başlamakla gelişir. Oysa vicdan unutmayalım Freud’da Oidipus evresindeki cinayet ve öldürme arzularından kaynaklanan suçluluk duygusuyla bağlantılıydı. Klein’da ise başat olan bu evrede Öteki’nin keşfi, yani Öteki’nin de bir bedene ve bir ruh- sallığa sahip olabileceğinin keşfi ve dolayısıyla Ötekiyi kaybetme olasılığıdır da. Şizo-paranoid evreden depresif evreye doğru geçiş bebeğin gelişimindeki insancıllaşmaya işaret eder. Klein’ın medeniyet tasavvuru en başta yamyamca dürtülere ket vurulmasıdır. Bu tabii yalnız kesip, parçalamak ve yemek değil bunların ruhsal karşılıklarıdır da: açgözlülük, haset, oburluk gibi duygu ve duygulanımlara da ket vurmaktır.

Freud ve Klein’ın suç ve suçluluğa dair kurucu mahiyetteki bu tespitlerinden sonra Winnicott farklı bir bakış açısı getirir. Kuramının yapıtaşı olan çerçeve kav- rayışı, anne-çevre gibi mefhumlardan yola çıkarak Winnicott “Antisosyal Eğilim” başlıklı makalesinde çocuklarda oburlukla başlayan, yalana, saldırgan davranışlara ve çalmaya kadar giden davranışların kökenine iner.5  Enüreziyi de antisosyal davranış kategorisine dâhil eden Winnicott söz konusu çocukların 3-4 yaşında ola- bildiği gibi ergen ya da ergenlik sonrası yaş grubundaki çocuklar için de geçerli olduğunu ileri sürer. Bu tür davranışların özelliğinin normal çocuklarda da görülebilmesi olduğunun altını çizen Winnicott, antisosyal eğilimi çocuk suçluluğundan farklı bir yere yerleştirir. Winnicott’un işaret ettiği husus psikiyatrik bir tanı değildir; bu antisosyal eğilim nevrozlu ya da psikozlu çocuklarda olabileceği gibi, normal ya da normale yakın çocuklarda da mevcuttur ve bu her yaşta rastlanılabilen bir olgudur. Antisosyal eğilim çevrenin de göz önünde bulundurulması gerektiğine dair bir ruhsal bir olguya işaret eder. Şöyle ki bu eğilime sahip bir çocuk davranışlarıyla, bilinçdışı olarak sergilediği dürtüleriyle ona bakmaya, onu kavramaya yönelik birini ya da birilerini bir şeyler yapmaya mecbur kılmaktadır. Bu davranışların çocuk açısından bir umut içerdiğinin altını çizen Winnicott, çocuğun yardım arayışına dikkat çeker. Oysa mesela derin ruhsal yoksunluk yaşayan, “hospitalizm”e, yani kurum psikozuna kadar varan patolojik durumlarda umut sönmüştür ve çocuk otistik bir geri çekilme yaşarken, anti sosyal davranış sergileyen bir çocuk bu umudu canlı tutmak için çevreyi harekete geçirecek çeşitli davranışsal tutumlara başvurmaktadır.

Antisosyal davranışın temelinde çocuğun ciddi bir yoksunluk yaşamış olduğunu ileri süren Winnicott ço- cuğun o zamana kadar aldığı bakımın devamlılığında bir kopukluğa değinir. Çocuk yaşamında bir tarihe kadar onun için “iyi” olan bir şeyi, olumlu bir şeye tekabül eden bir deneyimi kaybetmiştir. Bu iyi şey ondan esir- genmiştir. Çocuk bu kopukluğun telafisini istemekte ve çevreyi harekete geçirmektedir. Winnicott bu yaşantıyı tamir etmenin yolunun öncelikle çevresel bir müdaha- leden geçtiğini söyler. Psikanalizi ilk etapta önermez, psikanaliz ancak çevresel koşulların rehabilitasyonundan sonra göz önünde bulundurulmalıdır zira en başta sorumlu olan çevrenin kendisidir.

Winnicott çocuktaki hırsızlığa ve yalana değinir ve çocuğun çaldığı şeyin üzerinde hak iddia ettiği annesi ol- duğunu ileri sürer, ne de olsa çocuğun bakış açısında anne kendi yaratımıdır ve onu çağırdığı zaman bulabileceği bir nesnedir. Winnicott hırsızlığı geçiş nesneleri, geçiş olguları ve potansiyel alan kavrayışları ile birlikte düşünür ve çocuğun ısrarla bu alanı inşa etmek için libido eğilimleriyle yıkıcı eğilimlerine bir arada başvur- duğunu ileri sürer. Bu eğilimler birbirleri içinde erimesi gerekirken burada ayrışmıştır ve çocuk bunları kavuş- turmak için çevre-annenin kollarına ya da bir kurumun sağlam yapısına ihtiyacı olduğunu ve davranışlarıyla da bunu elde etmeye çalışmaktadır. Bazen anlayışlı bir çevre, anlayışlı bir anne-babanın çocuğu suçlamadan davranışlarının nedenini öğrenmeye çalışmalarının bile terapötik olacağını ileri süren Winnicott aynı tutumun bir kurum içinde de geçerli olduğunu söyler. Bu bir eğitimci olabileceği gibi bir psikolog ya da bir hemşire olabilir mesela.

Winnicott’daki antisosyal çocuğun analizi ile suç ve suçluluk bağlamında psikanalizde yeni bir kavrayışa tanık oluruz. Şimdiye kadar bastırılmış ya da henüz bi- linç mertebesine ulaşamamış bilinçdışının tezahürlerinde suç ve suçluluğun kaynaklarını görüyorduk. Freud baba cinayeti ve ensest yasağı ile bu bastırılmış bilinçdışına işaret ederken, Klein suçu anlamak için arkaik bilinçdışının daha iyi tanınmasını şart koşuyordu. Oysa Winnicott çevrenin simgeleştirici potansiyeline işaret etmekte ve bilinç/bilinçdışı dinamiğinden çok bir şey- lerin ruhsallaşması için gereken dinamiklere işaret etmiştir. Bu dinamikler Oidipus’un, anne-baba-çocuk üçgeninin çok daha berisindeki dinamiklerdir ve ilk simgeleştirmelerin yeşerdiği anne-bebek ortak ruhsal alanına işaret ederler. Winnicott’un yapıtı daha sonra çağdaş psikanalizin simgeleştirme üzerine ortaya çıkardığı metinlere ilham kaynağı olacaktır. R. Roussillon’un ilk simgeleştirmeler üzerine olan yapıtı buna bir örnektir.

Nitekim psikanalizin kriminolojiye katkısı da çağ- daş psikanalizdeki kuramsal ve klinik gelişmelere para- lel bir seyir izler. Çağımızın kriminolojisinin, özellikle Fransa’da, psikanalizden yararlandığı alan tam da bu simgeleşmemiş bir ruhsallığın sergilendiği ağır suçlardır. Bu konuda önemli bir yapıta imza atmış olan Fransız psikanalist Claude Balier Şiddetli Davranışların Psikanalizi (Psychanalyse des comportements violents) adlı kitabında ağır cezalardan hüküm giymiş cezaevindeki suç- lularla psikanalitik çerçevede gerçekleştirdiği terapötik deneyimini anlatır.8 Balier’nin tespit ettiği belli başlı klinik unsurlar şiddetin ölçüsüz derecede güçlü olması, kâ- busların işlevi, benliğin bölünmesi ve dürtülerin ayrışması sorunsalıdır. Balier bu hali hatırı miktardaki bağlanmamış enerjiyle çalışmanın yollarını aramış, onları küçük miktarlara bölüp düşüncenin üretimini teşvik etmeye çalışmıştır. Sorduğu temel soru saldırgan dürtünün bu kadar ayrıştığı durumlardaki akıbeti etrafındadır. Balier’nin saldırgan dürtüyle bu kadar yakından ilgilenmesinin nedeni söz konusu dürtünün psikozlarda, psikosomatik ve sınır durum vakalarında olmadığı kadar en vahşi haliyle tezahür etmesinin ders verici nitelikte olmasıydı. Balier bu yüzden saldırganlık yerine şiddet sözcüğünü kullanmayı yeğler zira şiddetteki ruhsal enerjinin ekonomik yani nicel boyutuna dikkat çekmektedir. Bir yandan Freud’un ileri sürdüğü ölüm dürtüsüne, tekerrür ilkesi ve yıkıcılık eğilimine atıfta bulunan Balier, aynı zamanda saldırganlığın ve tekerrürün kimi durumlarda iyileştirici olduğunu ileri sürmektedir; tıpkı Winnicott’un başka bir bağlamda da olsa aynı doğrultuda hareket ettiği gibi.

Psikopatik davranışların benliği ciddi bir psikotik çözülmeye karşı koruduğunu, tekerrürün bu anlamda koruyucu olduğunu zira saldırgan davranışın dış gerçeklikte bir kapsayan bulduğu fikrinden hareket eden Balier cezaevindeki kimi uygulamaların kapsayıcı özelliğini öne çıkartmaktadır. Cezaevindeki psikanaliz uy- gulaması tabii tahmin edilebileceği gibi divan-koltuk çerçevesinde gerçekleşmemektedir. Psikanalizin kurum içindeki işleyişidir burada söz konusu olan; şöyle ki hükümlüyle ilişkide olan tüm kurum çalışanları sürece dâhil olur ve sentez adı verilen toplantılarda hükümlüyle olan çalışmalarını düzenli bir şekilde bu toplantılarda anlatırlar. Psikanalist bu toplantılarda hükümlünün kurum çalışanları ve kurumun kendisi üzerine yapılan aktarımını izler ve hayat hikâyesinin parçalarını toparlar ve hükümlüye kabul edilebilir dozlarda geri sunar. Travma içeren bu parçaların çoğu zihinselleşmemiş yaşantılardır ve kimi olumlu durumlarda cezaevinde simgeleşme olanağı bulur.

Kriminolojiye dair psikanalizin kurucu metinleri ele alan bu kısa çalışmanın mecburen dışında tuttuğumuz birçok önemli metin de konuyu farklı perspektiflerden ele almak için mevcut. Bunlardan bazıları Freud’un “Dostoyevski ve baba cinayeti”, “La psychanalyse et l’établissement des faits en matière judiciaire pour une méthode diagnostique” gibi makaleleri olabildiği gibi, M. Bonaparte, A.Aichorn, S. Ferenczi gibi ilk psikanalistlerin da suç üzerine kaleme aldıkları metinleri de göz önünde bulundurmakta fayda var.9,10

Son olarak, burada altının çizilmesi gereken en önemli husus psikanalizin diğer bilim dallarıyla, özellikle de tanı odaklı psikiyatrik girişimlerle olan radi- kal farklılığıdır. Psikanaliz hayat hikâyesi, çocukluk çağı cinselliği ve yakın çevreyle olan duygu ve duygulanımsal ilişkiler, yaratıcı ve dönüştürücü ruhsallıkların bir arada çalışması ile ortaya çıkan özneyi merkezine almıştır. Tanısal girişimlerin kimi kategorilerinde nesneleşmiş, kaybolmuş bir özneden farklıdır bu özne. Bir diğer husus da öznenin suçluluk duyması ki bu da onun sorumluluk alması için bir adımdır ve sorumluluk olgusu da kriminolojinin önemli bir paradigmasıdır.

Öznesiz ve sorumluluksuz bir kriminoloji muhtemelen çok cılız bir bilimsel temele sahip olmaz mıydı?

 

 

 

 

 

  1. Freud S. (1913). “L’intérêt de la psych- analyse”, Résultats, Idées, problèmes I içinde, Paris, P.U.F.; 1984. p.187-213.
  2. Freud S. (1929). Uygarlığın Huzursuzluğu, Metis Yayınevi; 2010.
  3. Freud S. (1916). “Quelques types de carac- teres dégagés par la psychanalyse”, L’inquié- tante étrangeté et autres essais içinde, Paris, Gallimard; 1985. p.134-71.
  4. Roussillon R. (2013). www.reneroussillon.

 

KAYNAKLAR

com/symbolisation/symbolisation-primaire-et- secondaire.

  1. Winnicott DW. (1956). “La tendance anti-so- ciale”, De la pédiatrie a la psychanalyse. Paris, Payot; p.325-33.
  2. Klein M. (1927). “Normal Çocuklarda Suç Eğil- imi”, Sevgi, Suçluluk, Onarım. İkinci baskı. Kanat Yayınları, Haz B Habip; 2012. p.131-42.
  3. Klein M. (1933). “Çocukta Vicdanın Erken Gelişimi”, Sevgi, Suçluluk, Onarım. İkinci baskı.

 

 

 

Kanat Yayınları, Haz B Habip; 2012. p.188-96.

  1. Balier C. Psychanalyse des comportements violents. Paris, P.U.F.; 1988.
  2. Freud S. (1928). “Dostoїevski et le parricide”, Résultats, Idées, problèmes II içinde, Paris, P.U.F.; 1987. p.161-79.
  3. Freud S. (1906). “La psychanalyse et l’étab- lissement des faits en matière judiciaire pour une méthode diagnostique”, Essais de Psy- chanalyse Appliquée içinde, Paris, Gallimard; 1956. p.45-58.
}