Ruhsal rahatsızlıkları tedavi yöntemi olan psikanalizin ortaya çıkışının bir tarihi vardır. Dönemin, yani 19. yüzyıl sonlarının terapötik uygulamalarından yola çıkarak psikanalizin tarihöncesinden söz etmek ve psikanalizin ortaya çıkış biçimini ele almak, aynı zamanda yeni bir zihniyetin doğuşunu izle­mektir. Bu zihniyet, birey zihniyetidir. Bu metinde, psikanali­zin tarihöncesini ele alıp onun doğduğu terapötik uygulama­lardan söz ederken, bir zihniyet değişiminden de söz etmeye çalışacağım.

Tarihsel sırasıyla ele alındıklarında, hipnoz, katartik yöntem ve telkin, nihayet psikanalizin serbest çağrışım yöntemi, daha ileride ele alacağım topluluk zihniyetinden birey zihniyetine geçişi canlı bir biçimde yansıtır. Psikanalizdeki serbest çağ­rışım yöntemiyle birlikte (bu yönteme metnin sonunda değineceğim) artık yeni bir bireyle karşı karşıyayızdır.

Bu birey, psikanalizin tarihöncesi diyebileceğimiz devrinde nasıldı, psikanalizden sonra nasıl oldu, nasıl bir değişime uğra­dı? Hipnoz ve telkin gibi güdümleştirici yöntemlerin yerine, ki­şinin kendi kendine, kendiliğinden düşünmesini hedefleyen psikanalizin devrimci yönünü vurgulamaya çalışacağım bu metinde; öncelikle Freud’un kazandığı bir araştırma bursuyla Paris’e, Charcot’nun yanında staja gittiği dönemi ele alacağım.

Ama Freud’un Paris’teki bu stajda öğrendiği hipnoz yöntemini incelemeden önce, biraz daha geriye gidip, Mesmerizm akımın­dan ve Mesmer’in manyetizm tekniğinden söz edeceğim.

Psikanalizin atalarını ziyaret ettiğimiz bu gezintinin ilk durağı, “hayvan manyetizmi”ni ortaya atan Avusturyalı Franz Mesmer. Mesmer’in kuramına göre, ruhsal hastalıkların kaynağı, organizma içinde dolaşan “beynelmilel sıvı”nın da­ğılımındaki dengesizlikti. Bu dengesizliği düzeltmenin tek yo­lu da hastaları uyku durumuna, yani hipnotik duruma sok­maktı. Bu sıvının mıknatısa benzer bir özelliği vardı ve keskin bir bakıştan da etkilenebildiği ileri sürülmekteydi. Unutmaya­lım ki mesmerizm tarihsel açıdan eksorsizmin, yani kötülü­ğün, kötü ve şeytani olanın beden dışına çıkarılması pratiği­nin bir uzantısıdır. Hastalık dışardan içeriye nüfuz etmiş şey­tani bir manevra ise, ondan kurtulmak da yine aynı yöntem­lerle olacaktır.

Elbette Mesmer’in henüz divanı yoktu; onun divanı içi su dolu tahta bir fıçıydı. Yarı aydınlık, sessiz bir odada, yaklaşık iki metre genişliğinde ve yarım metre yüksekliğindeki su dolu bu tahta fıçının içine, demir ve cam parçalarının da olduğu bir karışımla şişeler koyuluyordu. Fıçının kapağındaki deliklerden demir çiviler çıkıyor ve uçları, topluca fıçının etrafına dizilmiş hastaların bedenlerine değdiriliyordu. Bir diğer önemli nokta da hastaların kalın bir iple birbirlerine bağlanmış olmalarıydı. Bu “mizansen” tabii salt bu haliyle manyetik bir güç oluştur­muyordu. ‘Aksiyon’, ancak Mesmer’in topluluğa girmesinden sonra başlıyordu. ‘Aksiyon’ diyorum zira bütün bu sahneye koyuşlar, ses ve ışık efektleri, bir film setinde olup bitenden pek farklı değildi. Mesmer sahneye girince “büyük akım” adı verilen olay meydana geliyor ve birbirlerine iple bağlanmış hastaların arasında tam anlamıyla bir fırtına esmeye başlıyor­du: Gözleri yuvalarından uğramış, boyunları sertleşmiş bu in­sanlar çılgınca gülüyor, ağlıyor, zıplıyor, transa girip çığlıklar atıyor, ağrılar çekiyordu.

Mesmer, sıra dışı uygulamalarıyla Viyana’da skandal üze­rine skandal yarattığından, doğup büyüdüğü şehri terk etmek zorunda kalır ve Fransa Kralı XIV. Louis’den sığınma hakkı is­ter. Doğa bilimlerine düşkün olan kral, Mesmer’i himayesine alır ve onu bir şatoya yerleştirir. Böylelikle Mesmerizm asiller arasında hızla popülerleşir ve Mesmer’in tedavi seansları sos­yal buluşmaların merkezi haline gelir.

Manyetizm bir yandan saraylarda asillerin sıkıldıkları za­man oynayacakları bir oyun haline gelirken, bir yandan da Mesmerizm denilen akım toplumu sarar ve fanatiklerinin şe­hir meydanlarında sergiledikleri erotik konvülsiyonlar devlet katındakileri harekete geçirir. Sonunda krallık, Mesmerizm denilen pratiğin yasallığını soruşturmak için bir komisyon kurar. Komisyon Mesmer’i ahlaksızlık suçundan mahkûm eder. Yaşlı Mesmer, beş parasız ve çaresiz bir halde İsviçre’ye sığınır. Ama yarattığı pratiğin izleri silinmez; ondan etkile­nenler, Neo-Mesmerizm adı altında bu pratiği devam ettirir­ler. Bu akımın izleyicilerinden biri, Marki Chastenet de Puysegur (1751-1825), manyetik uyurgezerlik üzerine, bir başka deyişle hipnotik uyku üzerine bir araştırma yapar ve terapötik tekniği değiştirir. Skandallara sebep olan konvülsif krizi bir kenara bırakır, yani bedenden uzaklaşır ve hastasıyla sözel bir iletişim kurar.

Aşağı yukarı aynı zamanlarda, İskoçyalı bir cerrah olan James Braid (1795-1860), ilk defa hipnozun doğasına özgü bir meseleyi gündeme getirir. Hipnozun yüzyılımızdaki temsilci­lerinden Leon Chertok1 bu meseleyi şöyle ifade etmektedir: Hipnotik durum, kendi doğasında özgül bir şeyi mi barındır­maktadır, yoksa bu durum sadece hipnotizörün komutlarının bir sonucu olarak mı değerlendirilmelidir? Tabii hipnotik du­rumlarla kastedilen, aşırı hatırlama (hypermnezi), aşırı duyar­lılık (hyperemotivite) ve zamanda gerileme (regresyon) gibi olgulardır.

Böylece Mesmerizm giderek hipnoza dönüşmeye başlar. Puysegur şöyle demektedir: herkese dokunmam gerekmez; bir ba­kış, bir hareket, istençli bir edim yeterli olabilir.2 Burada görüldüğü gibi, dokunmak, dokunarak etkilemek hasta-hekim ilişkisinde ikinci plana düşer. Oysa manyetizm tekniğinde bu ön planday­dı. Bir manyetizm ustası olan Jean-Philippe Deleuze (1753- 1835) şöyle demekteydi: “Manyetize etmek için, öncelikle do­kunarak ilişki kurmam gerekir ki benden kaynağını alan sıvı manyetize etmek istediğim kişiyi etkilesin.”3

Hipnoza dönecek olursak, hipnozun ne 18. ne de 19. yüzyı­la mahsus terapötik bir uygulama olduğunu, eski Mısır’dan be­ri var olduğunu söylemeye gerek yok. Ancak, 19. yüzyılın hipnotizörlerinin kendi dernekleri, çıkardıkları dergileri ve mesle­ki uygulamalarını çerçeveleyen etik kuralları vardı. Örneğin evli bir kadın ancak kocasının eşliğinde hipnotize edilebilirdi. Hipnotizmacı olmak için bir dizi kursa katılıp, Mesmer, Deleu­ze, Puysegur vb okumak gerekiyordu.

Tabii hipnoz denince akla gelen en önemli isim Charcot, en önemli mekân da Paris’teki Salpêtrière Hastanesi’nin letarjikler, çoğul kişilikliler, manik ataklılar, halüsinasyonlularla dolu 7. koğuşudur. Bu hastaların belirtileri “manyetik hastalıklar” adı verilen bir sınıfa dahil ediliyor ve tedavilerinde hipnoza da yer veriliyordu.

Zamanın psikiyatrisi anatomi ve patolojinin keşiflerine bel bağlamış durumdaydı. Klinik bulgular bedendeki bir araza işa­ret etmeliydi. Hem nörolog hem de Paris Üniversitesi’nde ana­tomi ve patoloji profesörü olan Charcot, bu görüşü daha da ile­ri götürdü. Önceleri histeriklerin belirtilerinin organik bir teme­li olduğunu düşünüyordu. Daha sonra bu görüşünü değiştirdi ve histerinin, bir dizi diğer hastalık gibi, derin anatomik araştır­malara direnen bir hastalık olduğunu ileri sürdü. Bununla be­raber histerinin semptomatolojisinin belirli bir çerçeve içinde, belirli kurallar dahilinde ele alınabileceği düşüncesini de ihmal etmedi. Charcot, histeriyi anatomopatolojik bozukluklardan ayırdı ve sinir sisteminin fizyolojik bozuklukları arasına dahil etti. Hipnoz tedavisini de bu çerçeve içinde geliştirdi.

Charcot, nam-ı diğer ‘Salpêtrière sihirbazı’, hastalarına ver­diği komutlarla, şaşkın bir seyirci kitlesinin önünde körlerin, felçlilerin, dili tutulmuşların belirtilerini ortadan kaldırıyor ya da yapay arazlar, hatta hakiki histeri krizleri yaratıyordu. He­defi, söz konusu krizleri kontrol altında tutabilmek, bu krizle- ı in nasıl olup bittiğine yakından bakabilmekti. Bir başka deyiş­le, nasıl ki bir histeri krizi dışarıdan bir etmenle yaratılabiliyor- m\, bu krizi doğal ortamda ortaya çıkaran faktörler de tetiklene- hi lirdi.

Tabii, bu faktörlerin araştırılması bir kuramı gerektirir. Ku­ramdan kastettiğim, araştırmacının konuyla ilgili pratiğinden geliştirmiş olduğu bir dizi varsayım, öngörü, bazen de arzuları­dır – elbette bu sonuncusu da apayrı bir konudur ve başka bir etkinliğin konusu olabilir. Bu ön kavrayışlar olmadan bir araş­tırma yürütülemez. Dilbilimin kurucusu olan Ferdinand de Saussure4 “her ne kadar incelenen nesne bakış açımızı belirliyor gibi gözükse de, nesneyi ortaya çıkaran, onu belirleyen kuram­dır,” der. Nitekim kuramlar birer hakikat değildir, anlamaya çalıştığımız bir alanı, anlamaya çalışırken kullandığımız göz­lüklerdir. Bu gözlükler de bilimsel “nesne”leri belirler. Her ne kadar “gerçek” bir olgudan hareket etsek de, bu olguyu betim­lerken birtakım kavramlara başvururuz. Bu kavramlar bakış açı­mız aracılığıyla desteklenir ve inceleyeceğimiz nesneye bir ön biçim verir. Önemli olan kuramı belirleyen bu bakış açısının ayırdında olmak ve onun adını koyabilmektir.

İşte böyle bir kuramın peşinde olan Charcot, histeri krizle­rini anlamak için travma kuramını geliştirir ve hipnotik bir du­rum olan bilinçliliğin bozulmasının travmatik bir olayla da ge­lişebileceğini ileri sürer. Travma fiziksel bir olay olmadığı za­man, Charcot anamnez yöntemini kullanır: Yani hastaya geç­mişini, sıkıntılarını anlattırır ve onu konuşturur. Burada amaç, hastalığa sebep olan travmatik zamanı lokalize etmektir. Böyle- ce, bu tarihsel dönemeçte histeri, kişisel tarihle birleşir: artık histeriyi ele almak, histerik kişinin tarihini ele almak demektir.

Travma kuramının ve bu kuramın tedaviyi konuşma üzeri­ne kurmasının etkisi, Freud’un histeri alanındaki ilk yazıların­da da belirgindir. Freud 1888 yılında Encyclopedie Villaret’de yazdığı makalede histeri için iki tür tedavi yöntemi önerir. Birincisi, hastayı kapatmak ve onu aile ortamından uzaklaştır­maktır; burada hedef çevreyi değiştirmek ve jimnastik, hidrote­rapi gibi terapötikleri sağlayabilmektir. İkinci tedavi önerisi ise, Breuer’in katartik yöntemi aracılığıyla belirtilerin psişik neden­lerine hipnozla yaklaşmak, hastanın hastalık öncesine dönmesi­ni sağlayarak hastalığın altındaki travmayı açığa çıkarmaktır. Charcot’nun Freud üzerindeki etkisi, Freud’un metinlerinde ve ilk yıllarda uyguladığı pratikte travma kavramına dayanmasıy­la sınırlı değildir; Freud, Charcot’dan öğrendiği hipnoz tekni­ğiyle daha sonra metapsikolojik bir yapıya dahil edeceği bilinçdışı olgusuna çok yaklaşır. Charcot’nun Leçons du mardi adlı ki­tabını Almancaya çeviren Freud, hipnozun gücünün altını çizer ve bilinçdışının hipnoz sayesinde elle tutulur ve güncel hale geldiğini, bilimsel deneyiminin mümkün olduğunu söyler.

Charcot’nun hipnoz tedavisinden sonra Breuer’in katartik yöntemi de aynı tedavi geleneğinin bir uzantısı sayılır. Breuer’in bu alandaki yöntemsel yeniliği hastayı hipnotik uykuda, belirti­nin ortaya ilk çıktığı zamana döndürmek ve hatırlatmaktı. Bu yöntemle belirtiler oldukça belirgin bir biçimde iyileşiyordu – bu iyileşme geçici olsa da. Breuer, Anna O. adlı vakasıyla5, daha sonra psikanaliz tarihine geçecek kurucu adımını atar.

Anna O. vakasının psikanalizin kurucu metinlerinden biri olmasının üç temel nedeni vardır. İlk olarak, Anna O. vakasın­dan itibaren, ilk defa, bir hekim, Joseph Breuer, bedenden çok söz’le ilgilenir. İkinci neden, bir hekimin ilk defa olarak, bir be­lirtinin ardındaki beden dışı anlam arayışı’dır. Breuer ve Anna O. birlikte bir belirtinin ilk ortaya çıktığı zamana kadar uzanan, ne­redeyse arkeolojik diyebileceğimiz bir çalışma yaparlar. Bir üçüncü neden de, mahrem’in, özel ve biricik olanın, terapötik bir alan içinde meşruiyet kazanmasıdır. Böylelikle fanteziler, gizli ve yasak düşünceler hor görülmeyecek, aksine onlara yeni ve meşru bir alan açılacaktır. Tıp dünyasında neredeyse devrim ni­teliği taşıyan bu üç temel tutumu buluşturan Anna O. vakasıyla psikanalizin temeli atılmış olur. Bu temel, hasta ile hekimin bir mahremiyet alanı içinde kişisel bir ilişki kurmalarıyla atılmıştır. Arlık ruhsal hastalık, toplu manyetizma seansları ve toplu hipnotizma gösterileriyle topluluk içinde sağaltılan, aynı zamanda seyirci konumunda bir topluluğa teşhir edilen bir olgu değildir. Yepyeni bir alan içinde adeta yeniden dünyaya gelen ruhsal hastalık, iki kişinin geliştirdiği yakınlık ilişkisinden hem pratik hem de kuramsal ivmesini kazanır. Freud’un Nazi Almanya’sından kaçmasını ve psikanalizin İngiltere’ye yerleşmesini sağlayan, aynı zamanda ilk Freud biyografisini yazan ünlü psikanalist Ernest Jones’a göre, Freud ile Breuer’in ortak yapıtı Histeri Üzerine Çalışmalar psikanalizin doğuşuna işaret eder.

Breuer’in bize devrettiği muhteşem klinik mirası, doğrudan Anna O. vakasına bakarak anlayabiliriz.

Anna O. vakasında Breuer, histerik belirtilerin envanterini çıkarıyor, onların kaynağına inerek hastayı bol bol konuşturuyordu. Burada dikkati çeken asıl nokta, Breuer’in hastasının katkısıyla tedaviyi gerçekleştirebileceği düşüncesiydi. Bir başka deyişle Breuer, hastasının kendi hastalığıyla ilgili bir bilgisi olduğu, ama bu bilginin hastanın kendisinden de gizlenmiş olduğu düşüncesinden yola çıkarak, hakikati ona söyletiyordu. Yani hastaya bir nevi kendi hakikatini doğurtuyordu.6

Freud, Histeri Üzerine Çalışmalar‘ın ikinci baskısının önsözünde, bu yapıtın bir psikoterapi el kitabı olduğunu, aynı zamanda da bir tekniğin zaman içinde katettiği yolu gösterdiğini söyler. Kitapta sunulan vakalar, telkin ve hipnozun terk edil-’mesinden “serbest çağrışım”ın eşiğine kadar gelen tekniğin olgunlaşma sürecini neredeyse tarihsel bir roman canlılığında gözler önüne serer. Burada yine küçük bir parantez açmak gerekiyor. Freud’un hastaları, o zamanın genel hasta profilinde olduğu gibi çoğunlukla zeki, ama sosyal geleneklerin sıkıştırdığı dar alanlardan bunalan kadınlardan ya da genç, yetenekli ve çevreleriyle uyum zorluğu yaşayan ve başkaldıran erkeklerden oluşuyordu. Tabii bu uyum zorluklarını, başkaldırı hikâyeleri-ni, çevre baskısını ve sosyal çevrenin bireye uyguladığı baskıla­rı, özellikle cinsel anlamdaki baskıyı ve çifte standartları bütün vakalarda apaçık görebiliyoruz. Görebiliyoruz, çünkü Freud da bu rahatsızlıkları salt bilinçdışının dışavurumları olarak gör­müyor; bilinçdışının, toplumun kabul görmediği bir dizi ötebe­riyle dolu olduğunu, nevrozların bir uygarlık hastalığı olduğu­nu açıkça ileri sürüyor. Freud’un ünlü Dora vakasını7 bu gözle okumakta fayda var.8

Freud’un serbest çağrışım yöntemini kullanacağı döneme kadar katettiği yolu incelemek için, yine Freud’un ilk hastala­rına dönelim. Histeri Üzerine Çalışmalar’daki Lucy R. vakasıyla Freud, hipnozu ve komutları terk etme eğilimine yönelir. Ar­tık aradığı, hastalıklı imgenin hatırlanma yoluyla geri gelme­sidir. Bunun için Freud hastasının alnına elini bastırır ve şöyle der: “Ellerimin baskısıyla bir şeyler hatırlayacaksınız. Bu baskı bit­tiğinde bir şeyler göreceksiniz veya aklınızdan bir düşünce geçecek.” Freud’un bu tekniği Nancy’li Bernheim’dan devraldığı düşü­nülür. Freud oraya bir hastayı götürmüştü ve Bernheim ona çoğu zaman hipnoz ile normal bilinç durumu arasında amne­zi farkının her zaman geçerli olmadığını ve hatıraların alna bastırma ve bir hatırlama komutuyla da elde edilebileceğini ileri sürmüştü.

Lucy R. zengin ve dul bir işadamının yanında kâhya ola­rak çalışmaktaydı; Jane Eyre’i okuyanların aşina olduğu tipte bir genç kadındı. Ama Jane Eyre ne kadar metanetli, azimli ve sabırlıysa, Lucy o derece depresif ve bitkindi. Freud tedavinin amacını, Lucy’nin patronuna âşık olduğunun bilincine varma­sı ve bu aşkın onu hiçbir yere götürmeyeceğini kabul etmesi şeklinde hedefler. Yani Freud önüne bir hedef koyar ama Lucy onu apayrı bir yere götürür. Tedavinin dokuzuncu haftasında Lucy seansına geldiğinde tamamıyla değişmiş gibi görünmektedir. Freud birden yanılmış olduğunu, Lucy’nin aşkı­na karşılık bulduğunu düşünür (metnin özgün yanı da dog­matik olmaması ve araştırmacının katettiği yolu onunla birlik­le katetmemiz, dolayısıyla onunla birlikte anlamamızdır.) Lucy şöyle der: “Olağanüstü bir şey olmadı. Ama beni tanımı­yorsunuz, beni hep hasta ve depresif gördünüz, oysa benim mizacım farklıdır: neşeli ve hayat doluyumdur. Dün uyandı­ğımda artık depresif değildim ve o günden beri kendimi iyi hissediyorum.” Freud Lucy’ye evdeki kâhyalık işiyle ilgili ta­sarılarını sorar. Lucy ona durumunun değişmeyeceğini, ama hu durumun artık onu mutsuz etmediğini söyler. Freud şaş­kın bir biçimde ona patronuna hala âşık olup olmadığını so­rar. Ve Lucy şöyle der: “Evet onu seviyorum ama bu bir şeyi değiştirmez. Eninde sonunda, içimde, istediğimi düşünebilir ve hissedebilirim.” Lucy’nin yanıtı sadece hakikati kabullen­diğini, yani aşkına karşılık bulmasının imkânsız olduğunun bilincine vardığını yansıtmakla kalmaz. Devrim yaratan, Freud’u allak bullak eden mesele, Lucy’nin düşünceleri ve duy­guları üzerine serbestçe düşünebilmesinin beraberinde getir­diği iyileşmedir. Lucy düşüncelerinin salt kendisine ait oldu­ğunu nihayet keşfetmiş gibidir; bu keşif onu topluluk zihniye­tinin tahakkümünden kurtarır. “Toplum bir yana, benim dü­şüncelerim bir yana,” demektedir Lucy. “Eylemlerim ve dü­şüncelerim birbirinden farklı şeylerdir, düşündüğüm zaman bir eylemde bulunmuyorum, istediğimi düşünebilirim”7 Bir adım daha ileri gidersek, eylemin ön koşulu da düşünmek de­ğil midir?

Anna O. vakasıyla hedeflenen, hastanın duyumsal boşalı­mını sözel yolla ifade ettirmekse, Freud’un hipnozu terk etmesi akabinde hedeflenen de hastanın hakikati kabullenmesidir. Freud, Lucy R. vakasıyla, ruhsal gerçekliğe bir adım daha yak­laşır ve dış gerçekliğin kabullenilip kabullenilmemesi ikinci plana düşer.

Freud’un bir diğer hastasına geçelim: Emmy Von N.’ye. Al­manya aristokrasisine mensup bu asil kadın, 1 Mayıs 1899′da Viyana’ya, Breuer’e tedavi olmaya gider, ama Breuer onu Freud’a gönderir. İlk görüşmede Freud hastayı bir divana uzanmış hal­de bulur ve ona sorular sormaya, alnına masaj yapmaya başlar. Ona ısrarla, peş peşe sorular sorar. Sonunda Emmy hışımla çı­kışır ve “Bana sürekli soru soracağınıza, biraz da size anlatacakları­mı dinleyin!” der. Hastasının bağımsızlığından ve güçlü karak­terinden etkilenen Freud, onu her gün, bazen günde iki kere zi­yaret eder ve ondan dinleme sanatını devralır.

Bir adım daha ileri gidelim ve Freud’un Cacilie adlı vaka­sına bakalım. Cacilie, psikanaliz tarihçileri tarafından Fre­ud’un prima donna’sı olarak tanımlanır. Breuer’in Anna O.’su neyi temsil ediyorsa, Cacilie de Freud için öyle biridir. Cacilie’nin belirtileri Anna O.’nunkilere çok benzemektedir. O da kısmi felçlere maruz kalıp letarjik dönemler geçirmektedir. Freud’la görüşmelerinde Cacilie’nin histeri krizlerinin geçmişteki kimi olaylarla bağlantısı ortaya çıkar. En önemlisi, Ca­cilie’nin yüz felcinin ne anlama geldiği anlaşılır. Kocasıyla bir kavgasını anlatırken Cacilie elini yüzüne götürür ve “bu be­nim için bir tokat gibiydi” der haykırarak. Freud metinde “bir düşüncenin yerine bedensel bir ifadenin ikame olduğu, dü­şüncenin heyecan yükünün simgeleştirmeyi değiştirdi­ği”nden söz eder. Bir başka deyişle, Cacilie kelimelere karşı mesafe alamaz, onları simgeleştirmekte zorlanır, kelimeler ona tokat gibi çarpar. Freud bu hastası karşısında daha pasif, daha az yönlendirici bir tavır benimsemesi gerektiğini anlar, zira bütün bu malzeme tamamen tesadüfi bir biçimde, Cacilie serbestçe konuşurken açığa çıkmıştır. Dolayısıyla hastanın çağrışımlarını yönlendirmek, temelde yatan malzemenin el­den kaçmasına neden olabilir. Daha sonraki görüşmelerinde Freud Cacilie’ye “günün teması”nı seçmesini önerir. Yani has­tasına serbestçe bir konu seçmesini önerir ve o konu üzerinde düşünüp çağrışım yapmasını ister. Her ne kadar bu ortaya çı­kan yeni yöntemle çağrışımlar görece yönlendiriliyorsa da, hasta nispeten daha özgürleşmiştir. 1892′nin sonunda Freud hipnozu tamamen terk eder. Henüz serbest çağrışım kuralı net bir biçimde yerleşmemiştir, ama Freud belirtiyi gizleyen hipnozdan ziyade hastalarının rasyonel birikimleriyle, yani bilinçli malzemeyle çalışır ve belirtiyi gizlendiği yerden gün ışığına çıkarmayı hedefler.

Histeri Üzerine Çalışmalar’ın son vakası Elisabeth Von R., 24 yaşında, yürüme zorluğu çeken, kas ağrılarından mustarip bir genç kızdır. Elisabeth’e, belirtilerinin muğlak özelliğinden ötü­rü histeri teşhisi konur. “Karşılaştığım en zor vakalardan biri,” der Freud Elisabeth için ve onun, gösterdiği belirtilerin kayna­ğının bir şekilde farkında olduğunu düşünür – başka deyişle, hastanın gizlediği bir sır vardır ona göre. Freud’un bunu dü­şünmesinin sebebi, Elisabeth’in diğer histeriklerden farklı ola­rak belirtilerinin tarihi hakkında tutarsız bilgiler vermemesidir. Burada bir parantez açarsak, Freud’un organik bir hastalığı his­terik bir konversiyondan ayırma yöntemlerinden biri, hastanın hastalığının öyküsü karşısındaki tutumuydu. Hasta bu öyküyü her seferinde yeni detaylarla donatıyorsa ve duygu yüklü de­taylara çok sık başvuruyorsa, Freud bir histeri vakasıyla karşı karşıya olduğunu düşünüyordu. Elisabeth, Freud’a bileşik bir vaka gibi görünüyordu. Genç kızın aksi mizacı (metinde baba­sının kızını edepsiz ve asi olarak tanımladığından söz edilir) ve bir sır sakladığı düşüncesi, Freud’u serbest çağrışım tekniğine yönlendirir. Zira kız hipnoza muhakkak direnecektir, ayrıca Freud’un bu kez aradığı, hastalığın kaynağından ziyade, hasta­lığın hikâyesini anlatmaya karşı gösterilen direncin sebebidir. Serbest çağrışım karşısındaki direncin analiz edilmesiyle, Freud hastasının baskılanmış erotik arzularının çevrenin ahlaki de­ğerleriyle nasıl çatıştığını ve bu çatışmayı bilinçten uzak tutma çabasının konversiyona sebep olduğunu keşfeder.

Peki bu keşif süreci nasıl gerçekleşir? Mutat seanslarından birinde, Freud yine hastasının alnına elini bastırarak aklına ge­lenleri söylemesini ister. Elisabeth “aklımda hiçbir şey yok,” der. Ama yüz ifadesi, gözlerini kırpıştırması, cevap verme biçimi, bir şeyler olduğu izlenimi uyandırmaktadır. Freud, psişik bir sürecin var olduğunu, ama hastasının düşüncelerini zihninden kovduğunu düşünür ve ısrar etmeye karar verir. Sorunun üçüncü kez yinelenmesinden sonra Elisabeth, “aklıma bir şey geldi, ama onu bertaraf edebileceğimi düşündüm,’ der. “Neden söy­lemediniz?” diye sorar Freud, “aradığımızın o olmadığını düşün­düm” diye karşılık verir genç kız, “ama üçüncü kez sorduğunuzda aynı düşünce geri geldi”. Freud bu düşüncenin erotik kökenini keşfeder ve söz konusu çağrışım bir dizi yeni çağrışımı berabe­rinde getirir. Genç kızın eniştesine olan erotik bağı, ölen ablası­na karşı hissettiği suçluluk, hasta babasına bakarken yaşadığı, hastabakıcı konumuyla ilgili ikircikli duygular ortaya dökülür. Bu vakayla birlikte, konversif belirtinin yanı sıra dirençler ve dirençlerin analizi de psikanalizin alanına girer .

Fräulein Elisabeth vakasıyla Freud psikanaliz devrini açar. Hasta artık bir divanda uzanacak ve aklından geçenleri serbest­çe söylemeye davet edilecektir. Bu aynı zamanda hastayı hatır­lamaya, bağ kurmaya, çağrışımlar üzerine düşünmeye ve niha­yet kendi düşünceleri, kendi ruhsal işleyişi üzerine düşünmeye davet etmek anlamına gelir. Sustuğunda neden sustuğu, neye direndiği, neden korktuğu çözümlenecek, tüm ruhsal hayatı mercek altına alınacaktır. Hasta serbestçe konuşacak, psikana­list de onu iyi niyetli bir tarafsızlık içinde ve yüzer-gezer bir dikkatle dinleyecektir.

Analiz edilen kişi, kendi iç nesneleriyle iletişim kurarken, canlı bir deneyim içinde kendi bireysel duruşunu izler gibidir. Bu duruş, kendi tarihine, bu tarihin (ebeveyn, kardeş ve yakın akrabalar, öğretmen, devlet temsilcileri gibi) önemli faillerine karşı geliştirdiği kişisel bakışının bir ürünüdür. Bu kişisel ba­kış, bu kişisel duruş olmadan kişi birey olamaz. Freud’un tüm çabası, bu travmaların, gerçekleşmemiş arzuların, haksız bas­kıların kaynağının hasta tarafından görülmesini sağlamak ve ona adeta kişisel bir manevra alanı olduğunu hatırlatmaktır. Her ne kadar sosyal arena, çevremiz, yakınlarımız, gerçekleş­meyen arzularımız bizleri hasta edecek kadar rahatsız ediyor­sa da, bireyleştiğimiz ölçüde çıkış yolu bulabiliriz. Bireyleşmek, bir topluluğa, o topluluğun genel-geçer, kalıplaşmış ve sorgulanmayan düşüncelerine mesafe almaktır; kişinin, tam da bu mesafe sayesinde, sorgulanmayan dünyaya bir şeyler katması ya da katma olanağını yaratmasıdır. Bu anlamda psi­kanaliz, tıp dünyasında birey zihniyetinin doğuşunu müjde­ler. Psikanaliz, topluluk zihniyetini sorgulayarak bireye yer açmış, histeriklerin sesi kısılmış haykırışlarına, felçli isyanları­na, uyuşmuş bedenlerine tercüman olmuş, onlara meşru bir alan açmıştır.

Mesmerizm, hipnoz, telkin gibi yönlendirici tekniklerden psikanalize giden yol, aynı zamanda topluluk zihniyetinden birey zihniyetine giden bir yol gibi okunabilir. Bir asırlık ta­rihsel bir kesiti ve Histeri Üzerine Çalışmalar’ı bu şekilde de okuyabiliriz.

 

 

 

*2001-2002 eğitim yılında Türk Psikologlar Derneği’nin Eğitim Programı kapsa­mında sunulmuştur.

1  Leon Chertok, L’Hypnose, Paris, Payot, 1989

2  Histoire de l’hypnose en France, 1967, içinde, “Freud le Siecle de la Psychanalyse”, Alberto Eiguer, s.193, 2000, Payot&Rivages.

3   A.g.e., s. 193.

4 Ferdinand de Saussure, Cours de la Linguistique Générale, 1972, Paris, Payot.

5 Bu vakayı daha detaylı bir biçimde incelemek için bu kitaptaki “Psikanalizin Gizli Ebeveyni Joseph Breuer” başlıklı makaleme, ya da doğrudan, Freud ve Breuer’in 1895′te yayımladıkları Histeri Üzerine Çalışmalar başlıklı kitaba başvu­rulabilir.

6 J. Breuer’in “Psikanalizin Gizli Ebeveyni” olduğunu da bu bağlamda ileri sür­düm.

7  S. Freud (1905), Bir Histeri Çözümlemesinden Parçalar (Dora), çev. Ayhan Eğrilmez, Payel, 1998.

8 20. yüzyılın ünlü dilbilim uzmanı ve psikanalist Julia Kristeva , “Sens et Non sens de la Révolte, De l’ètrangeté du phallus ou le féminin entre illusion et désillusion” başlıklı, 24.01.1995 tarihli seminerinde, (Paris, Fayard,1996) psikanalizi bir başkaldırı tasarısına benzetir. Hatırlamak, bağlantılar kurmak, psişik alanı yeniden kurmak ve tasarlamak bir devrim gibidir: Psişik malzemeler, yani dü­şünce ve duygular yer değiştirir ve tıpkı bir devrim sonrasında sosyal arenadaki iktidar odaklarının yer değiştirmesi gibi yeni bir kişi ortaya çıkar. Kristeva aynı zamanda başkaldırı kültürü adını verdiği bir anlayıştan söz eder. İmge ve gösteri toplumuna dönüşmüş Batı kültüründe, psikanalizi başkaldırı kültürünün taşıyı­cısı ve temsilcisi olarak konumlandırır.

 

}