Psikanaliz bir tedavi tekniği, bir bilim dalı ve nihayet bir gözlem yöntemi olarak Freud’la birlikte ortaya çıkar. Nitekim, psikanalizin başlangıç aşaması veya psikanalizin tarihöncesi diye bir evreden söz edilecek olursa, Joseph Breuer’i, nam-ı diğer Altın Parmak Breuer’i psikanalizin gizli ebeveyni olarak görmek mümkün. Histerikleri hipnozla ve katarsis yöntemiyle tedavi eden psikanaliz tarihinin bu gizli kahramanını, öncelikle Histeri Üzerine Çalışmalar1 (1895) başlıklı, Freud’la birlikte yayımladıkları yapıtın ilk vakası olan “Anna O. Vakası”2 metnini inceleyerek ele alacağım. Psikanalizin kurucu metni olma özelliğini taşıyan bu metinle, psikanalizin tohumlarının nasıl atıldığını inceleyeceğim. Daha sonra, psikanaliz tarihiyle ilgili çeşitli araştırmalarım neticesinde Anna O. ve Breuer’le ilgili elde ettiğim kimi bulgular yardımıyla, Joseph Breuer’in psikanalizin gizli ebeveyni olduğu fikrini temellendirmeye çalışacağım. Tabii yaptığım bu inceleme ve araştırma kısmen tarihsel bir çalışma olacağı için bir zorluğun altını çizmeden geçemeyeceğim. Bu zorluk, bir kişiyi ele alan tarihsel bir araştırmanın karşılaştığını düşündüğüm kabaca iki eğilimden kaynaklanıyor denilebilir. Birinci eğilim, söz konusu kişiyi yüceltmek, kişisel hayatıyla ilgili bol biyografik olgulara yer vermektir. Bu tür araştırmalar genellikle bir kahraman mitosu üretirler. Örneğin Ernest Jones’un Freud biyografisi3 böyle bir hedef güder. Kimi tarihçilere göre bu biyografi psikanalizin resmi tarihidir. Bu tür araştırmalarda, kahramanlık öğesini öne çıkarmanın bir sakıncası, araştırmayı bir büyü havasına sokup, nesnel bir tarihten çok mitoloji üretmek olabilir – her ne kadar Jacques Lacan “hakikatleri en iyi mitler temsil eder”4 dese de… Bu arada “nesnel tarih” vurgumu da tırnak içinde ele aldığımı söylemeden edemeyeceğim… Çünkü yazılan her tarih aslında bir yeniden yazma değil midir?

Bir kişiyi ele alan tarihsel bir araştırmanın karşılaştığı ikinci zorluk, söz konusu kişinin kişisel özelliklerini ele almaktan çok yapıtına ve bu yapıtın konumlandığı kimi bilimsel, tarihi, sosyolojik hatta politik bağlamlara yer açmaktır. Bu tür araştırmaların bir sakıncası da, ele alman tarihsel öneme sahip kişinin yaptığı keşfe kişisel katkısının bağlamlar yumağında eriyip gitme tehlikesidir. Örneğin, Freud’un bilinçdışı kuramının daha önce Schopenhauer tarafından da ifade edilmiş olduğu, Nietzsche’nin de tıpkı psikanalizin yaptığı gibi kişideki ikircikliği, maskeyi ele aldığı, hatta Sokrates’in mayötiği5 ile yeryüzündeki ilk psikanalisti olduğu türünden söylemler, söz konusu keşfi ve keşfi gerçekleştiren kişiyi bir bağlama sokarak, bir söyleme indirgeyerek, tüm özgünlüğünü, devrimsel özelliğini bir çırpıda siler. Örneğin, Michel Foucault’nun söylemler üzerine uyguladığı arkeolojik çalışma böyle bir hedef güder. Bu çalışmada Freud’un yapıtı ve ortaya çıkardığı tedavi pratiği, Foucault’nun arkeolojisinde keşişlik geleneğindeki “itiraf” ve Platoncu felsefenin çıkış noktası olan “kendine dikkat etme” geleneğinin bir uzantısı olarak “Benlik Teknolojileri”6 adlı geniş bir alanın içine dahil olur.

Bu çalışmamda bu iki tehlikenin ayırdında olarak, ama her iki eğilimi de barındırarak, psikanalizin gizli kahramanı Breuer’i ve kurucu bir metin niteliğini taşıyan Anna O. Vakası’nı ele almaya çalışacağım.

Anna O., Breuer’in hipnozla tedavi ettiği yirmi bir yaşında bir genç kızdır. Bu hipnoz tedavisinin ortaya çıkardığı bulgular Freud’un daha sonra psiko-analiz adını vereceği, Anna O.’nun da talking cure diye adlandırdığı, konuşmayla tedavinin temelini oluşturur. Kitabın ilk basımının önsözünde Freud ve Breuer ortak bir giriş yazısı yazarlar. Bu yazıda 1893 yılında yine birlikte yayımladıkları “Histerik Olguların Ruhsal Mekanizması” adlı makaleye gönderme yaparak, bu makalenin, daha sonra ele aldıkları histeri vakalarının incelenmesinde bir tez oluşturduğunu ileri sürerler. Kitabın 1912 yılındaki ikinci basımında ise Freud ve Breuer’in iki ayrı giriş yazısı vardır. Artık tasarıları, araştırmaları ortak değildir. Breuer on satırı geçmeyen giriş yazısında psikanalize olan ilginin gittikçe arttığını, ama histeri olgusunun artık kendi ilgi alanında olmadığını ifade eder ve 1895′te yayımladığı metni aynen koruduğunu belirtir. Anna O. Vakası, aşağıda daha ayrıntılı inceleyeceğimiz gibi, Breuer’in histeri alanındaki araştırmacılığının sonlanmasıdır.

1904 yılında Freud, Worcester’deki (Massachusssets) Clark University’de verdiği beş konferansın ilkinde, Breuer’den söz eder ve psikanalizin ortaya çıkmasını sağlayacak ilk adımları Breuer’in attığını ileri sürer. Konferansına7 “eğer bir hak ediş söz konusu ise, psikanalizin dünyaya gelmesindeki başarı bana ait değildir. Psikanalizin başlama aşamasına katılmadım; o zamanlar henüz bitirme imtihanlarına gömülmüş bir son sınıf talebesiydim. 1880-1882 yıllarına uzanan bu dönemde Viyanalı bir hekim olan Dr. Joseph Breuer, ilk defa, bu yöntemi histerik bir genç kıza uyguladı,” diyerek başlar. Bu konferansta Freud, Breuer’in başarısının temelindeki olguyu tahlil eder. Freud’a göre hekim histeriye karşı öncül bir antipati besler. Salt organik belirtilere ilgisi olan hekim, histerinin tuhaflıkları karşısında tüm anatomik, fizyolojik ve patolojik bilgisiyle yarı yolda kalır. İsterik, hekim için, yasaları ihlal eden bir düzenbaz gibidir ve sonuç olarak hekimin ona yoğun antipati beslemesi olağandır. Ama Dr. Breuer böyle bir tutum izlemedi. İlk zamanlar hastasını rahatlatmakta yetersiz olduysa da ona karşı ilgisini ve hoşgörüsünü hiç esirgemedi. Tabii burada hastanın övgüye değer zekâsının ve karakter özelliklerinin de Breuer’in işini kolaylaştırıcı etkenlerden biri olduğunu söylemek mümkün. Breuer’in hastasını dostane bir biçimde incelemesi, kısa zamanda ona epey yardım etti, diye vurgular Freud. Tabii burada söz konusu olan hasta, Anna O.’dur.

Breuer’le güçlü bağını vurgulayan Freud, bu metinde Breuer’i öne çıkarır ve onun insani özelliklerinin altını çizer. 1914 yılında ise, “Psikanaliz Hareketi Tarihine Bir Katkı”8 adlı . metinde, Freud daha az mütevazıdır; “Psikanaliz benim yaratımımdır,” der Freud. Breuer’in uyguladığı katarsis yönteminin, psikanalizin başlangıç evresini oluşturduğunu söyleyen Freud, daha sonra hipnoz yönteminden, serbest çağrışım yöntemine geçtiğini söyler, Breuer’le olan ortak buluşlarını ve ayrıldıkları noktayı da belirtir.

Neydi Breuer’in Buluşu?

Breuer’in buluşu, histeriklerin belirtilerinin, semptomlarının, yaşamlarındaki kimi travmatik sahnelerle ilgisi olduğunu ortaya çıkarmaktı. Bu sahneler hastayı şiddetle etkiledikten sonra unutulmuşlardı. Breuer’in tekniği, hipnoz altında bu sahneleri hastaya hatırlatmak ve yeniden yaşatmaktı. Katarsis9 adlı bu yöntemle Breuer’in teorik olarak ileri sürdüğü “serbestçe dolaşımdan çıkmış enerji miktarlarının anormal bir biçimde kullanılışı” engelleniyor ve belirtilerin yok olması sağlanıyordu. Bu anormal enerji miktarları bedende ses kısılması, geçici felç gibi belirtilerle ortaya çıkıyordu. Bir başka deyişle, sıkışmış ve normal akışı engellenmiş bu enerjiler, bedende bir belirtiye sebep oluyorlardı. Breuer, Histeri Üzerine Çalışmalar’da döndürme kavramını kullanırken parantez içinde Freud’un adını belirtse de, Freud bu kavramın ve en önemlisi bu kavrayışın aynı zamanda ortaya çıktığını ve ikisinin ortak çalışmalarının ürünü olduğunu, dolayısıyla her ikisine de ait olduğunu ileri sürer. Breuer’in teorisini fizyolojiye dayandırdığını ileri süren Freud, ayrıldıkları ilk noktanın, histerinin psikolojik mekanizmasıyla ilgili bir konuda olduğunu ifade eder. “Psikanaliz Hareketi Tarihine Bir Katkı” adlı metinde Freud, Breuer’le yollarının ayrılmasını daha ayrıntılı aktarır; ilk ayrıldıkları nokta histerideki çözülme mekanizmasıyla ilgilidir. Breuer “farklı bilinç durumlarının arasındaki iletişimsizlik” diye adlandırdığı “hipnoid durumlar” kavramını ileri sürer. Freud ise söz konusu çözülme durumlarının temelinde “savunma” veya “bastırma” olgularının varlığına dikkat çeker. Yine aynı metinde Freud, Breuer’le arasındaki esas ayrılığın daha derin sebeplere dayandığını ileri sürer. Bu sebebin histerinin temelinde yatan cinsellikte olduğunu iddia eder ve Anna O. vakasına gönderme yaparak, Breuer’in hastasının belirtilerindeki bütün cinsel simgeleri nasıl görmezden geldiğini, üstelik bir de genç kızın “cinsel öğe”lerden yoksun olduğunu ileri sürdüğünü ifade eder. Freud’a göre Breuer katarsis yöntemiyle ortadan kaldırdığı tüm belirtilerin ardından, hastasının ona karşı cinsel içerikli tutumu karşısında -ki bu tutumun adı daha sonra literatüre aktarım olarak geçecektir- takılıp kalmıştır. Freud tarafından “nahoş bir olay” olarak nitelendirilen bu tepki, psikanalizin ortaya çıkardığı, her terapötik ilişkinin temelinde yatan cinsel içerikli bir bağ olan aktarım’dır.

Freud’un Breuer’e psikanaliz tarihinde bir yer açtığı bu metinlerden sonra, Breuer’i dolaysız bir biçimde, yani kendi metniyle ele alalım. İlerdeki satırlarda daha detaylı olarak da görebileceğimiz gibi, Anna O. vakasının psikanalizin kurucu metinlerinden biri olması birçok nedene dayanır. İlk olarak Anna O. vakasından itibaren bir hekim, Joseph Breuer, bedenden çok söz’le ilgilenir. İkinci neden, bir hekimin ilk kez bir belirtinin ardında beden dışı anlam arayışı’dır. Breuer ve Anna O. bir belirtinin ilk ortaya çıktığı zamana kadar uzanan, neredeyse arkeolojik diyebileceğimiz bir çalışma yaparlar birlikte. Bir üçüncü neden de, mahrem’in, özel ve biricik olanın, terapötik bir alan içinde meşruiyet kazanmasıdır. Fanteziler, gizli ve yasak düşünceler hor görülmeyecek, aksine onlara yeni ve meşru bir alan açılacaktır. Tıp dünyasında neredeyse devrim niteliği taşıyan bu üç temel tutumu buluşturan Anna O.’nun açtığı yolla psikanalizin temeli atılmış olur.

Kimdir Anna O.?

1880′de 21 yaşında olan Anna O., Viyanalı Yahudi bir ailenin kızıdır. Ağır histeri belirtileri gösteren genç kız, Viyana’nın “hekimlerin hekimi” lakaplı, iç hastalıkları mütehassısı Joseph Breuer’den 1880-1882 yılları arasında hipnoz tedavisi görür. Breuer, Anna O.’yu zeki, kültürlü, şiir ve edebiyata düşkün, dört dil konuşabilen bir genç kız olarak tarif eder ve hastasının kültürel edinimlerini yeterince kullanamamasının da histerisinde rol oynadığını ima eder. Anna O.’nun hayatı monotondur (o yıllarda üniversite kapılarının kadınlara henüz açılmadığını hatırlayalım); genç kız günlerini birkaç hayırsever kuruluşa yardım ettikten sonra, kendi tabiriyle “şahsi tiyatro”suna dalıp kendi kendine hikâye anlatmakla geçirir, insanlarla beraberken de bu abartılı hayalperestliği devam eder. Hikâyelerin ana teması öksüz bir kızın bir hastanın başucunda endişeli bekleyişinin etrafındadır. Genellikle üzücü temaları barındıran bu hikâyeleri topluluk içinde de düşleyen Anna O., hayal dünyasına gittikçe daha yoğun bir şekilde sığınmaktadır.

Anna O. babasının hastalığı ve ölümünden sonra, depresyon geçirmekte ve aynı zamanda çeşitli uzuvları değişik zamanlarda felce uğramaktadır; zaman zaman işitme, görme duyularını ve konuşma işlevini de kaybeden Anna O., ayrıca korkulu sanrılarla da yatağına hapsolmuştur.

Joseph Breuer hastalığın seyrini anlatırken, Anna O.’nun babasının hastalığında üstlendiği hemşire rolünden başlar. Genç kız, kendisini neredeyse tamamıyla babasının bakımına verdiği bu dönemde gittikçe zayıflamakta ve halsiz düşmektedir, ayrıca yemeklerden de tiksinmeye başladığı gözlenir. Bunlara, çevresini kaygılandırmaya başlayan Öksürük nöbetleri eklenince aile Anna’yı bu rolünden zorla vazgeçirmeye çalışır ve genç kızın şiddetle karşı çıkmasına rağmen babasının yanma çıkması yasaklanır. Breuer bu dönemde eve çağrılır. Öksürük nöbetleriyle beraber genç kız gün içerisinde öğleden sonraları yorgun düşüp dinlenirken akşama doğru şiddete başvurmakta ve aynı zamanda bir çeşit uyurgezerlik de sergilemektedir. Akabinde yeni belirtiler ortaya çıkar. Bunlar sırayla şöyledir: her çatışmadan sonra oluşan bir şaşılık, duvarların yıkılacağına dair bir korku, boyun kaslarında kısmi felç, sağ bacağın ve sağ kolun uyuşması ve daha sonra sol tarafın da aynen uyuşması (parmakların hareketlilik durumu hariç). Breuer tüm bu bedensel belirtilerin paralelinde, Anna O.’da aynı zamanda ruhsal boyutta da bir değişim kaydeder. Genç kız, ruhsal boyutta, bir-biriyle çelişen çifte bir hayat sürmektedir. Birinde sakin ama üzgün ve endişeli, ancak çevresini tanıyan, yani fazla kopuk olmayan bir kişilik sergilerken, diğerinde aksine, hiddetli ve saldırgan bir kişilik sergiliyordu. Genç kız kendisi de bu durumunu iki ayrı kişilik olarak açıklıyor, kötü olan kişiliğinin onu kötülük yapmaya zorladığını söylüyordu. Genellikle öğleden sonraları uykuya dalan Anna O., akşama doğru uyandığında sürekli “acılı tedirginlik” demekte ve tedirgin olma fiilini defalarca ısrarla tekrarlamaktadır.

Breuer’in genç kızla ilgilenmesiyle birlikte, kasılma ve uyuşmaların akabinde konuşma zorlukları da ortaya çıkar. Önceleri kelimelerini zorlukla bulan Anna O/nun daha sonra gramer ve sentaksı da kaybolmaya başlar; fiiller yanlış çekilmeye, diğer diller Almancanın içine girmeye başlar. Almancanın dışında, Fransızca, İtalyanca ve İngilizceyi de mükemmel derecede bilen genç kız artık tamamen İngilizce konuşmaya başlamıştır.

İki hafta süren neredeyse genel denilebilecek bir suskunluğun akabinde, Joseph Breuer bu konuşma zorluğunun ardındaki psişik mekanizmayı anlar. “Susmaya karar verdiği bir meselenin onu endişelendirdiğini biliyordum. Bunu öğrendiğim zaman onu o meseleyi konuşmaya zorladım; düşüncelerin ifadesini imkânsız kılan bu ketlenme kayboldu,” der Breuer. Bu onun tedavi sürecindeki ilk buluşudur. Breuer, metinde bu “meselenin” ne olduğunu söylemez.

Suskunluğunun ortadan kalkmasıyla beraber genç kız birkaç dilde konuşmaya başlar; yabancı bir dilde konuşurken, bu durum ona hatırlatıldığında, kendi dili olan Almancayı konuşmadığını da sık sık inkâr eder. Nitekim iyileşme nettir.

Artık yatağını terk etmiş olan Anna O.’yu ikinci bir travma beklemektedir. Hasta babası vefat eder. Akabinde tüm belirtileri canlanan Anna O. bu sefer, gözlerindeki şaşılıkla beraber insanları tanıyamadığım da ifade eder. İnsanların kafasını birer “mumyalanmış kafa” olarak görmekte, sürekli İngilizce konuşmakta, insanlara orada yoklarmış gibi davranmaktadır. Breuer’in hastasında vurguladığı bir diğer özellik de, genç kızın öğleden sonraları hal ve davranışlarında bariz bir uyuşukluk görülmesi ve ardından, akşamları güneşin batışından sonra derin bir uykuya dalmasıdır. Bu düzenli sürelilik Breuer’in gözünden kaçmaz ve bu durumu ustaca genç kızın hayatındaki belirli bir gerçekliğe bağlamasını bilir. Genç kız hasta olmadan önce babasının başucunda hastabakıcılık yapmış ve dolayısıyla gündüzleri uyuyup geceleri ayakta durmaya çalışmıştı. Akşam saatlerine doğru olan bu kısa uykunun sonunda sayıklayarak uyanan genç kız sık sık “acı çekmek” sözcüğünü kullanarak yarı anlaşılır bir şeyler anlatmakta, çevresinden birinin veya birilerinin ona acı çektirdiğini ifade etmekte ve merkezinde yine acılı temalar olan hikâyeler anlatmaktadır. Bu hikâyelerde genellikle bir hastanın başucunda bekleyen bir genç kızdan söz etmektedir.

Breuer gözleminde, on sekiz ay boyunca hastalığın seyrinin bu süreklilikte olduğunu anlatır. Yani, öğleden sonraları uyuşmaya başlayan genç kız, kendi deyimiyle “bulutlar” içindeyken, akşama doğru bir saat kadar uykuya daldıktan sonra, endişeyle uyanmaktadır. Uyanmanın akabinde ise önce mırıldanarak, daha sonra belirgin bir şekilde, üzgün temalı hikâyeler anlatmaktadır. Breuer’in yöntemi öncelikle ona bu hikâyeleri anlattırmaktı. Genç kız konuştukça rahatlıyor ve geceyi rahat geçiriyordu. Nitekim Anna O. bu yönteme konuşmayla tedavi (talking cure) adını verir ve yapılan işe de baca temizliği (chimney sweeping) yakıştırmasını yapar. Bu arada Breuer hastasına kloral iğneleri yapmakta, ama asıl konuşmanın rahatlama sağlamasını gittikçe ön plana almaktadır. Bu on sekiz ay boyunca neredeyse her gün hastasına giden Breuer, her gün değişik bir hikâye dinler. Hastanın isteksiz olduğu durumlarda ısrarla onu konuşturur. Zorlandığı zamanlarda bir önceki seansın hikâyesinden başlar ve hastasıyla yeniden terapötik ilişki kurmayı sağlar.

Babasının ölümünden tam bir yıl sonra, Breuer genç kızın durumunun yeniden ağırlaştığını ve ortaya iki ayrı bilinç durumunun çıktığını belirtir. Birincisinde genç kızın davranışları tamamen normaldir; diğerinde ise genç kız 1882 yılını değil de, sanki 1881 yılını yaşamaktadır. Örneğin genç kız bir yıl önce yaşadığı diğer evdeymişçesine hareket etmekte, ev düzeninde, kendi odasında kapı yerine şömineye yönelmek gibi -eski evde kapı evdeki şöminenin konumundaydı- yanılgılara düşmektedir sık sık. Bu zamandaki geri dönüş de herhangi bir biçimde olmamakta, genç kız kimi olayları günü gününe aynen yeniden yaşamaktadır. Breuer, genç kızın hipnoz altında anlattıkları ile annesinin tuttuğu günlükte bir yıl öncesine ait olayların günü gününe tuttuğunu tespit eder (bu arada Breuer’in bir detektif gibi çalıştığını vurgulayalım). Bir diğer örnekte de genç kız kahverengi olduğunu bildiği bir elbisesini mavi olarak gördüğünü iddia etmektedir. Breuer bu renk karışıklığının gerçekte olmadığını bir diğer nesne üzerinde tespit eder; genç kız sadece o elbise üzerinde kahverengi yerine mavi görmektedir. Genç kızın çağrışımları, bir yıl öncesinde babasının mavi renkli bir sabahlığına ve aynı kumaştan kendine de diktiği bir elbiseye kadar uzanır. Bu hatırlama sonucu belirti ortadan kaybolur.

Bir diğer anakronik belirti de genç kızın su içememesi ve sıvıları meyveler yoluyla elde etmesidir. Suyun beraberinde getirdiği çağrışımlar da yine günü gününe can sıkıcı bir olayı hatırlatmaktadır. Genç kız tam bir yıl önce hizmetçinin kendi bardağından köpeğine su içirdiğini ve o sırada ona olan öfkesini ifade edemediğini söyler. Bu anının tekrar konuşulmasından sonra genç kız hipnozdan uyanarak doya doya su içmeye başlar.

Breuer’in tüm çabalarında hep bir ilk, travmatik olduğu varsayılan bir olayın aranışı yatmaktadır. Anna O.’nun tüm belirtileri, yani işitme ve görme bozuklukları, kısmi felçler, uyuşmalar, tek tek her bir belirtinin ilk ortaya çıkışından şimdiki zamana gelene kadar, ince ve ayrıntılı bir araştırmaya tabi tutulur. Breuer’in yöntemi, sabahları hastayı bir belirtinin çözümlenmesi için hipnozda o belirtinin başladığı koşulları hatırlamaya davet etmek ve akşam bir ikinci hipnoz seansında bu koşulları daha detaylı bir incelemeye tabi tutmaktan oluşuyordu.

Breuer bu bir yıl öncesinin tekrarı niteliğindeki belirtilerin yanı sıra genç kızın babasıyla bire bir ilintili olayları betimleyen belirtilerden de söz eder. Bunlardan en önemlisi genç kızın sağırlık belirtisidir. Bu belirtinin de arkeolojisini yapan Breuer, genç kızın ilk olarak babası odaya girdiğinde duymadığını söyler. Birkaç kişi birlikte konuşurken de anlamamayı, ilk olarak babası bir başkasıyla konuşurken yaşayan genç kız yine babasıyla ilgili bir şey söylemektedir. Yalnızken çağrıldığında duymama belirtisi de ilk olarak babası onu çağırıp şarap istediğinde meydana çıkmıştır. Bir sesten ürküp sağır olma belirtisi de yine ilk olarak babasının hasta yatağında bir boğulma krizi geçirmesinin akabinde gerçekleşmiştir.

Babasıyla ilintili bir diğer önemli belirti de genç kızın ölü kafa halüsinasyonuydu. Bu halüsinasyonu ilk olarak babası üzerinde gören genç kız daha sonra bir akraba ziyaretinde, evin girişindeki aynada kendi imgesi yerine bu kuru kafayı görünce bayılmış ve daha sonraları zaman zaman bu halüsinasyonla yeniden karşılaşmıştı.

Bu kafa halüsinasyonuyla beraber genç kızın bir de yılan halüsinasyonu görmesi bu tabloyu daha anlamlı kılıyordu. Bu belirtinin ilk ortaya çıktığı gece babası ağır rahatsızlanmış ve acilen Viyana’dan bir hekim çağrılmıştı. Hekimin endişeyle beklendiği gece duvardan bir yılan çıktığını gören Anna O., korkuyla parmak uçlarının da birer ölü kafası şeklini aldığını görür.

Bu belirtilerin envanterini yapmak, kaynağına inmek ve hastayı bol bol konuşturmak Breuer’in izlediği yöntemdi. Burada dikkati çeken nokta Breuer’in tedaviyi hastasının katkısıyla gerçekleştirebileceği düşüncesiydi. Bir başka deyişle, Breuer, hastasının kendi hastalığıyla ilgili bir bilgisi olduğunu, ama bu bilginin hastanın kendisinden de gizlenmiş olduğu düşüncesinden yola çıkarak hakikati ona söyletiyordu.

Tıpkı bir ebe gibi hastayı kendi hakikatine doğurtan Breuer’in tekniğinin devrimci özelliğini göz önünde bulundurursak, psikanalizi de Freud’a doğurttuğu düşüncesiyle karşılaşmaz mıyız?

Yeniden kurucu metne geri dönersek, tarihsel birkaç bilgiyi ekleyerek bu çalışmayı sonlayabileceğim.

Öncelikle Anna O.’nun tedavisinin Breuer’in metinde belirttiği gibi hatırlamanın sonucu olarak bir iyileşmeyle son bul-duğu ve Anna O.’nun Viyana’yı terk ederek seyahate çıktığı gibi ibareler tarihsel kimi belge ve tanıklıklarla çürütüldü.

İlk olarak Ernest Jones10 Freud’un biyografisini ele aldığı çalışmada, Anna O.’nun gerçek kimliğini ifşa eder. Gerçek adıyla Bertha Pappenheim, Viyanalı Yahudi burjuvazisine mensup bir ailenin kızı olup, aynı zamanda, Freud’un nişanlısı Martha Bernays’in de yakın arkadaşıdır. Breuer’in tedavisinin sonlanmasının koşullarını Freud’un anılarına ve ilk Fransız psikanalistlerinden Prenses Marie Bonaparte’ın günlüğüne dayanarak yeniden kuran Jones, Anna O.’nun tedavi sürecinde aniden bir yalancı gebelik (pseudocyesis) geliştirdiğini, bu durumun da Breuer’i ürkütüp kaçırdığını, tedavinin sonlanmasının bu şekilde olduğunu ileri sürer.

Freud nişanlısı Martha’ya yazdığı 31 Ekim 1883 tarihli mektupta,11, Bertha’nın daha iyi olduğunu ve morfinlerden artık kurtulduğunu söyler. Ayrıca Breuer’in bu tedaviyi bıraktığını zira evliliğinin tehlikeye girdiğini düşündüğünü de ekler.

Freud’a göre Breuer’in karısı eşinin hastasına olan bu yoğun ilgisine tahammül edememiştir. 1914 yılında ise Freud, bu aşk aktarımı varsayımını “Psikanaliz Tarihine Bir Katkı” adlı metinde belirginleştirir ve şöyle der: “Breuer’in tüm belirtileri bertaraf ettikten sonra, hastasının aktarımında cinsel yönelimli yeni işaretlerle karşılaştığına dair köklü inancım var. Nitekim bu beklenmedik olgunun genel doğası onun için tanıdık olmadığından nahoş olayın tesiriyle tedaviye son verdiği kanısındayım,” der. Freud 1927 yılında12 Marie Bonaparte’la bir sohbetinde Breuer’in karısı Mathilde Breuer’in sıkıntısının bir intihar girişimiyle son bulduğunu, bu girişimin ardından Breuer’in tedaviyi bıraktığını ve apar topar eşiyle Venedik’e ikinci bir balayına çıktığını anlatır.13 Bu olayı doğrulayan bir diğer tarihsel belge de Freud’un 1932 yılında Stefan Zweig’a yazdığı mektuptur.14 Bu mektupta Freud, Breuer’in kızı Dora Breuer’in Anna O.’nun yalancı gebeliğini doğruladığını ileri sürer. Tedavinin sonunda, tüm belirtilerin ortadan kalkmasının akabinde, Breuer’in bir akşam genç kızı karın sancıları içinde, yarı hezeyanlı bir halde kıvranırken bulduğunu anlatan Dora Breuer, Anna O.’nun yarı anlaşılır bir sesle “Dr. Breuer’in çocuğu geliyor,” demesiyle babasının ani bir şekilde evi terk ettiğini ve tedaviyi sonlandırdığını kendisine anlattığını söyler.

1925 yılında ise otobiyografisinde ve daha sonra Breuer’in ölümü vesilesiyle kaleme aldığı metinde15 Freud, Breuer’in Anna O. vakasını mesleki sır gereği epey kısalttığını, ama bilimsel nedenlerden ötürü bu makalenin yayımlanmasının elzem olduğunu ileri sürer. Bunun sebebi, zamanlama açısından Anna O.’nun tedavisinin Pierre Janet’nin histeriklere uyguladığı tedavilerden önce olduğunu bilim camiasına ilan etmektir.

Bertha Pappenheim’a gelince, yaşamının geri kalan kısmını yoksul ve çaresizlere, kimsesiz çocuklara, fahişeliğe sürüklenmiş kadınlara adadığını biliyoruz. Avrupa’nın (yani dünyanın) ilk sosyal hizmet uzmanı (eğitimini tedaviden sonra aldığı söyleniyor) olmayı başaran genç kadın önce Frankfurt’taki bir çocuk esirgeme kurumunun yöneticisi olur; daha sonra beyaz kadın ticaretine karşı savaş açar. Bu ticarete esir düşmüş kadınları kurtarmak ve onları örgütlemek amacıyla 1904 yılında Yahudi Kadınları Birliği’ni (Jüdischer Frauenbund) kurar. Balkanlar’a ve Rusya’ya kadar giden Pappenheim, İstanbul’a da Yahudi cemaatinin ileri gelenleriyle bu konuyu görüşmeye gelir. Rusya’da gerçekleşen pogrom olaylarının ardından, Yahudilerin Avrupa’ya kaçıp sığındıkları bu devirde, aileler parçalanmakta, kadınlar fuhşa zorlanmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Bertha Pappenheim yarattığı sosyal hareketle kadın hareketinin ve feminizmin sembolü olur. Alman hükümeti onu, adına bir posta pulu basarak ödüllendirir.

Örgütçü yönünün yanı sıra Pappenheim’ın edebi yönü de iz bırakır. Feminist hareketin öncülerinden Mary Wolstonecraft’ın 1792′de İngiltere’de yayımladığı Kadın Haklarının Bir Zaferi adlı eserini Almancaya çevirir. Bu arada Wolstonecraft’ın ikinci kızı Mary Shelly’nin Frankenstein’ın yazarı olduğunu da hatırlatalım. Çeviri 1899′da Paul Berthold adıyla yayımlanır. Aynı yıl, Pappenheim aynı takma adla Kadın Hakları adında üç perdelik bir tiyatro eseri yayımlar.

Hayatının sonuna doğru Bertha Pepenheim, eski dini eserleri yeniden yayımlamakla uğraşır ve bir atasının yaşam öyküsünü kaleme alır.

Anna O.’nun gerçek kimliğiyle ilgili bu tarihsel parantezimi burada kapatıp metnin ve Breuer’in psikanaliz tarihindeki yeri ile ilgili verilerin ışığında şöyle bir soru sorabiliriz: psikanalizin ebeveyni kimdir?

Bu soruya cevap vermeden önce ebeveyn kavramını psikanalizin ışığında ele alırsak, söz konusu anne-baba olma halinin, bu anne-babanın kendi anne babasıyla olan ilişkisi ile anlam kazandığını görüyoruz. Her nesil bir önceki neslin devamı, bir geleneğin süregelmesidir. Bilindiği gibi psikanaliz geleneğini başlatan Freud’dur. Freud kendi kendini yaratan mitolojik bir kahraman mıdır o zaman? Ebeveynsiz midir Freud? Yoksa her ebeveyn gibi psikanalizi kurarak kendi dünyasını kuran Freud’un bir aidiyetin içinde olduğu gerçeği görmezden mi gelinmektedir? Bu sorulara cevap vermek tarihsel anlayışımızla da yakından ilintilidir denilebilir ve yeni bir tartışma alanı açılabilir.

Ama yine konumuz Breuer’e ve onun muhteşem klinik mirasına dönecek olursak, kendi adıma Breuer için psikanalizin klinik ebeveynidir diyebilirim. Breuer belirtilerin tarihçesiyle uğraşarak onlara anlam kazandırdı. Freud ise salt belirtilerle değil, kişinin tarihiyle de uğraşarak bir adım ileriye gitti ve en önemlisi bu bulguları anlamlandıracak metapsikolojiyi kurdu. Devraldığı klinik mirası değerlendiren Freud, psikanalizdeki ebeveynlik konumunu Breuer’in hastalarına ve onların ruhsal yaşantılarına gösterdiği ilgiye ve özveriye borçludur. Bu ilgi ve özveri Sokrates’in öğrencilerine uyguladığı “doğurtma” sanatına benzer. Freud’un miras aldığı bu ebelik sanatıdır. Sokrates Theaitetos diyalogunda16 sanatını şöyle anlatır: “Benim doğurtma sanatım erkeklerin vücutlarına değil ruhlarına yöneltilmiştir… Ben şu noktada ebelere tümüyle benzerim: bilgelik konusunda ben de ebeler gibi kısırım, daima başkalarına soru sorduğum, kendim ise hiçbir konu hakkında hiçbir zaman kendi düşüncemi söylemediğim için -çünkü hiçbir bilgelik iddiasında değilim- birçokları beni kabahatli görürler, ki bu tamamıyla haklıdır. Bunun nedeni şudur: Tanrı beni başkalarını doğurtmaya zorluyor, fakat doğurmayı benim elimden almıştır. Onun için kendim hiç bilge değilim, ruhumun ürünü sayabileceğim hiçbir buluş da gösteremem. Fakat benimle temas edenler ilkönce hiçbir şey bilmiyor gibi görünürler. Oysa tümü sohbetimizin devamı sırasında kendileriyle başkalarının da tanık olduğu gibi, şaşılacak ilerlemeler gösterirler. Bununla beraber benden hiçbir şey öğrenmedikleri açıktır. Bu güzel düşünceler hazinesini yalnızca kendi içlerinde bulur, onu meydana koyarlar… Benimle arkadaşlık edenler bir de şu noktada doğuran kadınlarla aynı şeyi duyarlar; onlar da acı çekerler ve gece gündüz… kuşku acıları içinde kıvranırlar. İmdi benim sanatım bu ağrıları diriltebilir, aynı zamanda yatıştırabilir.”

Psikanalizi Freud’a doğurtan ebe Breuer, onun annesi Freud, peki psikanalizin babası kim diye sorulacak olursa, eğretilemeyi zorlayarak psikanalizin babasının Freud’un babası olduğu düşüncesini ileri sürebilirim. Nedeni ise Freud’un babasının ölümüyle birlikte rüyalarını düzenli bir biçimde analiz etmesi ve ilk analiz özelliğini taşıyan oto-analizini gerçekleştirmiş olmasıdır. Bu oto-analizi tetikleyen düşünce, Freud’un nevrozu ve bu nevrozun babasıyla olan çocukluk dönemi ilişkisidir. Bir başka deyişle Freud’u oto-analize yönelten dürtünün kaynağı, yazarak babasının yasını tutma eğilimidir. Freud değişik yerlerde bu oto-analize gönderme yapar. Düşlerin Yo-rumu’nun’17 ikinci basımının önsözünde (1908), bu kitabın, babasının ölümüyle yaşadığı sarsıntıyı ele aldığı oto-analizinin bir parçası olduğunu ve bir babayı kaybetmenin her erkeğin hayatında can alıcı bir dram olduğunu yazar. 1909′da Clark University’de verdiği konferansta analist olmanın yolunun kendi rüyalarını tahlil etmekle mümkün olduğunu söyler. “Psikanaliz Hareketi Tarihine Bir Katkı”da şöyle der Freud: “Kendi analizimi, bir dizi rüyanın yardımıyla gerçekleştirdim. Bu rüyalar çocukluğumda geçen olayların izini sürmemi sağladı; şimdi düşündüğüm zaman, bu tür bir analizin bol rüya gören ve normalin fazla dışında olmayan bir kişi için yeterli olduğu kanısındayım.”

Bir yandan hastalarını ilgiyle dinleyen onlara hakikati doğurtan ebe Breuer’le, diğer yandan bu dinleme sanatım devralan anne Freud’un kurduğu metapsikolojiyle dünyaya gelen psikanaliz, kurucu metin özelliği taşıyan Anna O. vakasının ardından, bir ikinci kurucu metinle, Emmy Von N.18 vakasıyla varlığını gittikçe belirginleştirir. Bu vakada Emmy, Freud’un ısrarlı sorularına karşı şöyle bir serzenişte bulunur: “Bana durmadan şunun ya da bunun nereden kaynaklandığım soracağınıza kulaklarınızı açıp beni dinleyin!” Ayrıca daha sonra ona dokunulmamasını istediğini ekler. Breuer’in yöntemi (hastanın konuşması) böylece kabul görmüş olur ve psikanalizin altın kuralı olan “serbest çağrışım” doğar.

Nitekim serbest çağrışım yöntemiyle konuşmaya olan dirençlerin ortaya çıkması ve çözümlenmesi olanaklı olacaktır; oysa hipnozda, benlik merciinin yok olmasıyla hastanın neye direndiğini tespit etmek olanaksızdı. Psikanalizle hipnozun ayrıldıkları nokta tam da bu direnç noktası ve onun irdelenmesidir.

 

 

* Defter, 44, Metis Yayınları, 2001, s. 185-200.

1       S. Freud, J. Breuer, Histeri Üzerine Çalışmalar, çev. Dr. Emre Kapkın, Payel Yayınları, 2001.

2       A.g.e. s. 14.

3       Ernest Jones, The Life and Work of Sigmund Freud, Basic Books, New York, 1953.

4       Jacques Lacan. L’Envers de la Psychanalise, Séminaire, Livre XVII, Paris, Seuil, 1991, s. 127.

5       Gerçeği doğurtma sanatı üzerine bilgi ve görgülerin sistematize olmuş biçimi. “Maya” Yunancada “ebe” demektir.

6       Michel Foucault, Huck Gutman, Patrick H. Hutton, Kendini Bilmek, çev. Gül Çağalı Güven, Om Yayınevi, 1999.

7       Cinq Leçons sur La Psychanalyse, 1. Ders, Paris, Payot, 1978, s. 7.

8       “Contributionà l’histoire du mouvement psychanalytique”, Cinq Leçons sur la Psychanalyse, Paris, Payot, 1978, s. 69.

9       Aristoteles’ten alınan katarsis terimi Yunan tragedyasında seyircinin piyesi seyrederken duygu yükünün boşalımını anlatır. Bu terim daha sonra Joseph Breuer ve Sigmund Freud tarafından katartik yöntem adıyla, hipnoz esnasında hastanın travmatik olayları yeniden yaşayarak onları tasfiye ettiğini anlatan yöntemi adlandırmakta kullanılmıştır.

10     Ernest Jones, The Life and Work of Sigmund Freud, cilt I., Basic Books, New York, 1953.

11     Elisabeth Roudinesco, Dictionnaire de la Psychanalyse, “Pappenheim”, 1997, Fayard, s. 790.

12     Jones, s. 761.

13     Venedik’teki balayının Ernest Jones’un Breuer’in karşıaktarımını vurgulamak için ortaya attığı bir kurmaca olduğu daha sonra George Pollock’un araştırmasıyla ortaya çıktı. Breuerler Venedik’e değil, Gmundem am Transee’ye gitmişler. Psikanaliz tarihi böyle mitlerle doludur. Ernest Jones’un bu kurmacası Breuer’i aşağı çekerek Freud’u yüceltme çabası olarak yorumlanmıştır. Emilio Rodrigué, Le siecle de la Psychanalyse, Tomel, Payot, 2000, s. 248.

14     Jones, s. 761.

15     A.g.y., s. 761.

16     Platon, Diyaloglar 2, Remzi Kitabevi, 1986, s. 191.

17     S. Freud, Interpretation des Reves, Paris, P.U.F., 1967, s. 4 [Düşlerin Yorumu, Payel Yayınları, 1991].

18 S. Freud, J. Breuer, “Mme Emmy Von N”, Etudes sur l’Histérie, Paris, P.U.F., 1994, s. 48.

“Joseph Breuer: Psikanalizin Gizli Ebeveyni*” için 3 cevap

  1. breuer freud la yolları ayırdıktan sonra ne yaptı?yayınlanan kitabı yok,akademik çalışmalarıyla ilgilibirşey de bulamadım.psikanaliz üzerine çalışmaya devam etmedi mi?neden anna o. vakası dışında katkılarından bahsedil miyor?

    Cevapla

    • breuer freud la yolları ayırdıktan sonra ne yaptı? yayınlanan kitabı yok,akademik çalışmalarıyla ilgilibirşey de bulamadım.psikanaliz üzerine çalışmaya devam etmedi mi?neden anna o. vakası dışında katkılarından bahsedilmiyor?

      Sayın Hatice Arslan,

      Breuer bu ayrılıktan sonra psikanaliz çalışmasına devam etmedi. Mamafih Breuer’in yapıtı farklı bir okumaya açıldı. Emilio Rodrigué’nin Freud biyografisinde buna dair göndermeler mevcut. İyi okumalar.

      Cevapla

  2. Nasıl doyurucu bir yazı.teşekkür ederim

    Cevapla

}