Bella Habip

 

Psikanaliz ve yaratıcılık çerçevesinde tuhaflık ve yabancılık konusunu ele alan bu sempozyumda ben dil konusunu ele alacağım. Dili öznenin ortaya çıkması açısından, öznelliğin doğuşu açısından inceleyeceğim. Konuştuğumuz dil yani dile gelen, Lacan’ın la parole adı altında kavramlaştırdığı dil, biz psikanalistlerin bilinçdışını çözümlememiz için ve özellikle bu bilinçdışının dile geliş biçiminde, yani sözün bizatihi kendisinde (parole) özneyi ortaya çıkarmamız açısından çok önemli, tabii bu sefer tuhaf bir özneden söz ediyoruz.. Keza dil konusunun, konuşma, anlaşma, anlaşamama ve dil karmaşası konusunun insanlığın başat meselelerinden biri olduğunu Babil Kulesi efsanesinden beri biliyoruz; dilin kimi kullanımlarının insanlıktan çıkarıcı ve yabancılaştırıcı potansiyel taşımasına da tanık oluyoruz. 1970’li yıllarda psikotiklerin annelerinin çifte mesaj veren paradoksal ve kafa karıştırıcı tümceleri üzerine epeyi yazıp çizildi. Psikanalistler[1], sistemistler[2] şizofrenlerin ailelerinde paradoksal bir düşüncenin hâkimiyetinden söz ettiler. Aynı zamanda kafa karıştıran tümcelerin aksine, konuşmanın özgürleştirirci ve sağaltıcı olduğunu da Freud ve Breuer’in Histeri Üzerine Çalışmalar adlı yapıtından beri biliyoruz.  Keza konuşmanın dışında da, edebiyatta da sözcüklerin her seferinde yeni bir şekilde kullanımıyla dilin gücüyle karşılaşıyoruz.

Biz analistler bir seans içinde serbest çağrışımla ilerleyen analizanın söyleminde bir özne ararız, her şeyden önce. Kim konuşuyor diye sorarız kendimize? Bunun yanıtı çok basit diyeceksiniz. İşte adam ya da kadın uzanmış konuşuyor, özne tabii ki o adam ya da o kadın olacak. Ama durum o kadar basit değil ne yazık ki. O kadın ya da o adam kendine aitmiş gibi gözüken düşünce ve tespitleri birbiri ardına sıralarken, bir an geliyor, ve söylediği öteberinin kendine ait olmadığını keşfediyor. Bir başkası benliğine nüfuz etmiş onun içinde konuşmaktadır. Özne işte bu tuhaflık karşısinda şaşıran kişidir. Psikanalist o özne ile konuşan kişiyi buluşturur. Böyle bir buluşma gerçekleşmezse psikanaliz tedavisi can sıkıntısı içeren tuhaf bir maceraya dönüşebilir. Bu sıkıntıdan Winnicott söz ediyor.

Bir parantez açayım. Winnicott’un sık sık profesyonel camianın dışına çıkıp, sosyal hizmet uzmanları, eğitimciler, hatta din adamlarıyla söyleştiğini biliyoruz. Tahmin edebileceğiniz gibi din adamları da çalışmalarının önemli bir bölümünü kendilerine itiraf etmeye gelmiş ruhsal açıdan zorluk çeken kişilere dinsel öğretiler doğrultusunda öğütlerde bulunmaya, onlara yol göstermeye ayırmış durumda. Ama yine aynı din adamları bu başvuran itirafçıların kimilerine de dinsel açıdan yardımcı olup olamayacağı konusunda tereddütlü. Bu halk söyleşilerinden birinde bir gün Winnicott’a, bu din adamları, konuşarak yardım edebilecekleri bir kişiyle, profesyonel yardıma ihtiyaç duyan bir kişiyi birbirinden nasıl ayırt edebileceklerini sorarlar. Winnicott önce bir duraklar sonra karşıaktarım cephesinden meseleyi ele alarak şöyle bir yanıt verir: “Bir kişi size gelip konuştuğunda eğer onu dinlerken canınızın sıkıldığını hissederseniz, hastadır ve psikiyatrik sağaltıma ihtiyacı vardır. Eğer ilginizi çekmeye devam ederse, sorunu ya da çatışması ne kadar ağır olursa olsun, ona yardım edebilirsiniz[3].

Biz analistlere gelince işte bu sıkıntının olduğu yerde bizim jargonumuzda “öznelleşme” diye adlandırdığımız bir meselenin söz konusu olduğunu görüyoruz. Kim konuşuyor, nereden konuşuyor, kime konuşuyor ve nihayetinde ne konuşuyor soruları kafamızın içinde dönmektedir ve psikanaliz tedavisi bu sorulara süreç içinde yanıtlar bulmakla mükellef. Özneyi aramaktayızdır. Aynı zamanda öznenin kendisini de benliğinin içinde keşfetmesini sağlamalıyız. Öznenin ötekinin söylemiyle şekillenmiş kendi tarihini nasıl sahiplendiğidir burada söz konusu olan. René Roussillon’un deyimiyle öznelleşme hareketi sahiplenici[4] bir nitelik taşımalıdır.

Bu özne sorunsalını, özellikle de öznenin yok olmasını şimdi iki edebiyat metniyle ele alıyorum. Birincisi Orwell’in 1984’’ü; diğeri ise L.Wolfson’un kendi psikotik yaşantısını çarpıcı bir biçimde aktardığı Şizofren ve Diller[5] adlı kitabı.

1984‘te, içinde öznenin yok olduğu yeni ve tuhaf bir dilin icadına tanık oluyoruz. Bu dilin adı yenikonuş. Kitap her ne kadar totaliter rejimlerdeki polis gücünün sürekli bir gözetleme ve düşünme yasağını kurumsallaştırdığı bir dünyanın hicvi olarak yorumlansa da,  dil üzerine yazılmış önemli bir başyapıttır.

Bu tuhaf dil nasıl işliyor? Öncelikle Okyanusya denilen bu ütopya karşıtı cehennemsi ülkeye bir göz atalım. Okyanusya sürekli Avrasya ve Doğu Asya ile savaş halinde ve ülke Büyük Birader lakaplı bir diktatör tarafından yönetiliyor. Büyük Birader’in bir de Goldstein adlı ezeli bir düşmanı var. Ekranlarda, toplu gösterilerde, tüm neşriyatta, iletişime elverişli her alanda Büyük Birader’in yaptığı şeyler övülüyor ve Goldstein’ın vatan haini olduğu yüksek sesle haykırılıyor; hatta nefret günleri ve saatleri düzenleniyor ve insanlar işi gücü bırakıp toplu halde Goldstein’a karşı nefretlerini haykırıyorlar. İnsanlar evlerinde olsun sokakta olsun bir takım tele ekranlar tarafından izleniyorlar. Ekranlar hem parti yönetiminin propagandasını sürekli olarak yayınlamakta hem de aynı zamanda, ekranların içine yerleştirilmiş kameralar insanların tüm hareketlerini, sözlerini hatta yüz ifadelerini kaydetmekte ve merkeze bildirmektedir. İnsanlar sürekli takip altındadır. Ekrana karşı sırtını dönmek de işe yaramaz zira ekrana yansıyan bedenin arka kısmı belirli bir zaman diliminden sonra şüphe uyandıracaktır. Bu yüzden insanların yüzünde ebleh bir ifade vardır: sakin bir gülümseme ve içi boş bakışlar iç dünyada neler olup bittiğini ustaca gizler hatta iç dünyanın varlığını bile tedricen ortadan kaldırır. Bir gün romanın başkahramanı olan Winston odasında tele ekranın tam olarak algılayamadığı duvarın içinde gömme bir köşe keşfeder. Bu köşenin içinde, tele ekranın bakış alanından uzakta yazmaya karar verir ve karaborsadan satın aldığı, kuşe kâğıtlı, artık bulunmayan cinsten güzel bir deftere çocuksu bir hazla yazmaya koyulur. Yazdığı ilk metin ipe sapa gelmez ve bir anlam bütünlüğünden yoksundur. Bir gece önce gördüğü savaş filminden şiddet içerikli parçalar, bu filmin projeksiyonu sırasında öfkelenip, filmin çocuklara gösterilmemesi gerektiğini bağıran bir kadından söz etmektedir bu metin. Winston bu birbirinden kopuk ve anlamsız şeyleri neden yazdığını kendi kendine sorarken aklında bir anı canlanır. Bu anıyı yazmak için bir günlük tutmaya karar verir. Yazmak bir anlamda kendi kendisine ayna tutacak bir nesneyi yaratmak gibi okunabilir. Öyle ki bu yazdığı ilk metinde özne yoktur. Orwell bunun altını çizer: Winston’un önce büyük harflerden, sonra da noktalama işaretlerinden vazgeçtiği, herhangi bir düşünme alanına mahal vermeyen bir metinden söz eder. Bu ayna işlevi gören metinden sonra romanda Winston’un bir rüya görmesine şahit oluruz. Rüyasında artık hayatta olmayan annesini ve çok az hatırladığı küçük kız kardeşini görür. Yazma eylemi sayesinde hatırlama ve kendi üzerine düşünme ve öznelleşme hareketi ivme kazanmıştır.

Tüm roman boyunca, ekranlardan yayılan sloganların diliyle, sıkı polisiye yöntemlerle örgütlenmiş bürokrasinin kullandığı öznesiz dille, belleğine ve bilincine gittikçe sahip çıkan romanın başkahramanı Winston’ın kullandığı dil olmak üzere iki farklı dille karşı karşıyayız. Sloganlar, ülkenin her bir yanında, “Savaş Barıştır, Özgürlük köleliktir, Bilgisizlik kuvvettir” türünden, “tek tek anlaşılmayan, ancak söylenmiş oldukları için güven ve cesaret veren sözlerdi”. Roman sanki bu iki farklı hareketin etrafındadır. Bir yandan zamanın dışında, mutlak kesinlik içeren, özne barındırmayan propaganda dilini, konuşdille dile karşı açılan yıkıcı savaşı, dilin yıkımını görmekteyiz; diğer yandan da 35 yaşındaki Winston’un günlük tutarak tarihine ve diline sahip çıkmasına, kendi üzerinde düşünen bir dilin, özdüşünümlü bir dilin ortaya çıkmasına tanık olmaktayız.

Dilin yıkımını sadece propaganda dilinin gündelik hayatın en ücra köşelerine kadar sirayet etmesinde görmüyoruz. İnsanların kendi aralarında konuştukları dilde de bir tuhaflık var. Örneğin Winston’un komşusu Bayan Parsons’un kullandığı dilde de bir tuhaflık var. Bu kadın çok kesik kesik ve cümlelerinin sonunu getirmeden konuşuyor. “Tom evde yok da” ya da “Çocuklar. Bugün hiç dışarı çıkmadılar. Tabii bu yüzden”. Sanki cümlenin kesildiği yer susulması gereken bir yer. Uzatılırsa farklı anlamlara, dolayısıyla farklı bir iletişim biçimine yol açabilir. Örneğin karşısındaki kişi de kendisinden söz etmeye başlayabilir ve iki insan karşılıklı bir alışveriş içinde kendi öznelliklerini ortaya koyabilirler. Öznelliklerin buluştuğu bu ara alanda bağlar kurulmaya başlayabilir. Oysa Büyük Birader’in ülkesinde insanların birbirleriyle bağ kurması istenmez. İnsanların birbirleriyle yakınlaşmaları ve iktidarın denetleyemeyeceği bir alan oluşturmaları ortadan “buharlaşmaları” için en güzel nedendir. Bu dünyada ilk sahneye, ilk sahne üzerinden kökleri, ataları, geçmişi düşünmeye, hayal etmeye yer yoktur. Her yer ve her şey salt gerçektir. Çocuklar bile oyunlarında hayal güçlerini çalıştırmazlar; gerçeğe yapışmış kalmışlardır. Örneğin Winston’un kapı komşusu Parsons’ların çocuklarının en büyük eğlencesi şehir merkezinde hunharca gerçekleştirilen idamları seyretmek ve nefret çığlıkları atmaktır.   İstekleri yerine getirilmeyen çocukların elindeki silah da ebeveynlerini casuslukla itham edip yetkililere ihbar edeceklerine yönelik savurdukları tehdittir. Çocukların dürtüsellikleri de herhangi bir ertelenmeye tahammül edemeyecek düzeydedir: Bu şizoparanoid dünyada hayal kurmaya, oyun oynamaya yer yoktur.

Bu gerçekle yapışık bir biçimde süregelen yaşamın bir diğer özelliği zamanın yok olmasıdır. Kitaptaki kahramanların gelecekle ilgili herhangi bir proje, hayal ya da arzuları olmadığı gibi geçmişleri de sürekli tahrip edilmektedir. Bu tahribin en güzel örneği Winston’un bakanlıktaki editörlük görevidir. Bu görev New York Times dergisinde yayımlanmış geçmiş yıllara ait makalelerin şimdiki zamanın gerekliliklerine göre “düzeltilmesidir”. Örneğin “Mart ayının 17’sindeki Times’a göre Büyük Birader, bir önceki günkü söylevinde …. saldırgan Avrasya kuvvetlerinin, yakın bir tarihte Kuzey Afrika’da çıkarma yapacağından söz etmişti. Oysa [Winston’un düzeltme yapacağı tarihte] Avrasya kuvvetleri Kuzey Afrika’ya dokunmamıştı bile. Bu nedenle Büyük Birader’in söylevini baştan yazmak gerekiyordu. Tahminleri gerçeklere uygun olmalıydı”. Geçmişin daimi bir şekilde “düzeltilmesi” ve eski dokümanların da “bellek delikleri” adı verilen hava borularından atılması ve yok edilmesi gerekiyordu. Bu borular her odada olduğu gibi koridorlara da yerleştirilmişti ve kâğıtlar bu borulardan atılıyordu. O kâğıtların akıbeti neydi, o kâğıtlara ne oluyordu sorusunu Winston’un aklından geçirdiğine tanık oluyoruz. Gerçekler sürekli tahrip ediliyor ve değiştiriliyordu. Bu tarihin yeniden yazım hareketinde Orwell yalandan çok saçmanın, anlamsızlığın hüküm sürdüğü bir dünyanın altını çizer ve kahramanına şöyle dedirtir: “Yapılan iş bir saçmalığın bir başkasıyla yer değiştirmesiydi.” Uğraşılan işlerin çoğunun gerçek dünyayla bir ilgisi yoktu. İstatistikler ilk halleriyle de uydurulmuş şekilleriyle de düş ürünüydüler.  Söz konusu olan sadece yalan ve sahtekârlık değildi zira yalan olması için bir doğrunun varlığını kabul etmek gerekir, dolayısıyla bir düşüncenin varlığı da zımnen kabul edilmiş olur. Oysa düşüncenin ve düşünmenin hızla yok olduğu bu kaotik dünyada her türlü tespit, düşünce ya da veri anlıktı ve her an değişebilirdi. Kitaplar, gazeteler, dergiler toplanıp yeniden yazılıyordu ve her gazeteden ya da dergiden “düzeltilmiş” bu tek sayı olduğu için diğer basımlarla kıyaslama yoluyla hakikate ulaşmak da imkânsızdı. Bir de üstelik “..İstenilen, yanlışların, baskı hatalarının ya da yanlış baskıların doğruluk adına düzeltilmesiydi”. Yapılan tahribat, tarihin yeni baştan kurgulanması işindeki sahtekârlık doğruluk adına yapılmış bir iş olarak gösterilerek temel kavramların da içi boşaltılıyor ve bir şey aynı zamanda da tersi olabiliyordu. Bu da bizi doğrudan Okyanusya anti ütopyasında icat edilen ve 2050 yılında sözlüğünün tamamlanacağı tasarlanan tuhaf bir dilin inşasına götürüyor.

Yenikonuş adı verilen bu dil İngilizce üzerine kurulmasına karşın içerdiği yeni türetilmiş sözcüklerle, tümceleri günümüz İngilizcesini konuşan biri için pek anlaşılır değildi. Bu dilin temel amacı iktidardaki partinin (İngsos, İngiliz Sosyalizmi) ilkelerinden sapacak kabul gören öğretilere karşıt düşüncenin üzerinde düşünülmesini olanaksız kılmaktı. Hatta herhangi bir düşüncenin üzerinde düşünülmesini olanaksız kılmayı da hedefleniyordu denilebilir, zira bu dil, dilin kendi üzerine olan öz düşünümsel hareketini engelliyordu. Bunu şöyle yapıyordu. Öncelikle bu dilde aynı anlama ya da yakın anlamlara gelebilecek kelimelerden uygun bir tane seçiliyordu ve gerisi bellek deliklerine atılıyordu. Ya da bir sözcüğün alabileceği farklı anlamların önüne geçiliyordu. Örneğin “özgür” sözcüğü yenikonuşta hala yaşıyordu ama yalnız “bu köpek bitten azadedir” ya da “bu tarla yabani otlardan azadedir” olarak kullanılıyordu. Özgür sözcüğü “siyasal özgürlük” ya da “düşünce özgürlüğü” olarak kullanılmıyordu. Dil hazinesi gittikçe küçülüyor ve azalıyor ve sözcükleri azaltmak hazırlanan yeni sözlüğün başat hedefiydi. Sözcük dağarcığı günlük kullanım için sınırlandırılmıştı ve anlamı belirsiz ve yoruma açık sözcükler atılmıştı. İktidardaki partinin ilkelerine ters düşen sözcükler de sözlük dışına çıkarılmıştı. Keza sıfatların birçoğu da dilin dışındaydı ancak kullanılması çok elzem olan bazı sıfatlar kullanılıyordu. Örneğin aydınlık sıfatı kullanılıyorsa onun karşıtı olan karanlık sözcüğü kullanılmıyordu; onun yerine “aydınlık değil” kullanılıyordu. Kelime dağarcığında her azalma bir kazanç olarak sayılıyordu ve böylece düşünce sistemi de daralıyordu. Bu dili değil sorgulamak bu dilin içinde düşünmek bile imkânsızlaşıyordu. Hatta hedeflenen beynin ön kısmını değil sadece gırtlağını kullanarak kısa sesli sözcüklerle konuşmaktı, ya da daha doğrusu ses çıkarmaktı. Bu amaç yenikonuşta ördekkonuş sözcüğüyle belirlenmişti ve bir ördek gibi vaklamak demekti.  Hızlı ve kısa kısa konuşan bu bireyler böylece hem duygulanımlarından hem de sahip oldukları bilgi dağarcığından da kopuyorlardı. Sözcüklerin içindeki ruh, duygulanım ve tarih bellek deliklerine çoktan havale edilmişlerdi. Dil salt bilgi verici hedefine indirgeniyor gibi gözükse de bu da bir yanılsamaydı. Zira gittikçe azalan sözcükler, birbirlerine yapışan sözcükler, salt kelime kökünü muhafaza etmiş yüklemler ve bağlaçları yok edilmiş tümcelerle insanlar birbirlerini anlamak bir yana dursun, artık sadece mimikleri ve içgüdüsel duyumları referans alarak birbirleriyle iletişime geçebilirlerdi.

Şeffaf bir dil yaratmak için “lüzumsuz laf kalabalığını” ortadan kaldırmaya yönelik bu dile hâkim olma hareketi, dilin kendi içinde,  yabancı olarak algılanan opaklığını, üstü kapalılığını, çifte ya da çoğul anlamlılığını, anlam belirsizliğini ortadan kaldırınca,  dilin daha tanıdık olması bir yana, içindeki yabancının daha da perçinleşmesine neden olmuyor mu? Dile hâkim olmak Orwell’in dünyasında dildeki yabancıyı yok etmekle başlar ama bunun sonucunda dildeki yabancıyla birlikte dilin içindeki öz düşünümsellik hareketi ortadan kalkar, tabii onunla birlikte özne de yok olur. Son kertede ortada dil diye adlandırdığımız şey ortadan kalkar yerine yenikonuş denilen bir ucube ortaya çıkar.

 

Dilin içindeki yabancı dilin kendi kıvrımlarıdır, dilin kendisidir en nihayetinde. Her dil işaret ettiği nesneyi öldürür; yerine o şeyle yakından uzaktan ilgisi olmayan bir ses ya da fonetik birim geçer. Şeylerle kurduğumuz ilişki dille dolayımlanır, ya da yabancılaşır. Dil kendine öz işleyişiyle, kendine has mantığıyla şeylere isim verir. Bu işi yaparken de dil şeylerin doğasıyla değil kendi doğasını bize dayatır. İnsan yavrusu bu yabancı doğayı Öteki üzerinden karşılar. Şeylerle kurduğu dolayımsız ilişki dil, üzerinden, Öteki üzerinden dolayımlanır. Bu bir yabancılaşmadır. Dolayımsız ilk ilişkinin dili bilinçdışında kalır; ta ki rüyalar, dil sürçme ve sakar eylemler bizi ondan tuhaf bir şekilde haberdar edene kadar.

Bu yabancılaşmayı Louis Wolfson ana diline karşı nefret şeklinde ifade eder. Şizofren ve Diller adlı kitabında Wolfson, kendi psikotik deneyimini “yabancı dillerde okuyan talebe” ya da “demanslı talebe” şeklinde, bir üçüncü şahıs üzerinden, kişisiz bir üslupla anlatır. Kitap Wolfson’un tam anlamıyla ne yaptığını yazdığı bilimsel bir doküman niteliğindedir ama mizah gücü okuyucuyu kayıtsız bırakmaz. Ana dili İngilizce olan Wolfson bu kitabı Fransızca yani yabancı bir dilde yazmıştır. Wolfson New York’ta annesiyle birlikte yaşayan 20’li yaşlarında yabancı dillerde okuyan bir talebedir ve psikiyatrik tedavi görmüştür.

Wolfson ana dili olan İngilizceden nefret ediyordu. Annesinin konuştuğu İngilizceyi duyar duymaz kulaklarını tıkıyordu;  ya da anında radyosunu kulağına yapıştırıyor, yabancı dilde müzik ya da yabancı dildeki bir radyo programını dinliyordu; Olur da kazayla İngilizce bir sözcüğü duymuş ise, anında bu sözcüğü anlam olarak ona yakın olan fakat aynı sesleri içeren bir başka dildeki sözcüğe çeviriyordu. Örneğin annesi evde hışımla, yüksek sesle bağırarak “gözlüklerim nerede” diye dolanırken, Wolfson “where” sözcüğünü alıp onu Almanca’daki fonetik açıdan ona en çok uyan “woher” (nereden) sözcüğüne anında çevirir ve rahatlar. Where sözcüğünün zihninde takılı kalması onun için ciddi bir işkencedir. Ya da bir diğer örnekte İngilizcedeki “tree” sözcüğü Fransızcadaki terre (toprak), Rusçadaki derevo’ya çevrilecektir. Amaç hem İngilizceden başka bir dile atlamak hem de o dilde hem anlamsal açıdan hem de fonetik açıdan (sessiz harfleri koruyarak) benzer bir sözcüğü bulmaktı. Bu tabii inanılmaz yorucu, devasa aynı zamanda da çılgın bir çalışmaydı. Bir de üstüne çar çabuk olmalıydı! Bu yüzden Wolfson zamanının önemli bir kısmını yabancı dillere vakfetmiş durumdaydı ve sürekli farklı dillerde (Fransızca, Almanca, Rusça, İbranice) yeni sözcükler ezberlemekteydi.

Wolfson’un amacı ana dilini öldürmek ve içinde düşünebileceği, anlam yaratabileceği yeni bir dil yaratmaktı. Annesinin sözcükleri bir ok gibi “kulak davulunu delmekte ve içindeki kemikçiklerin titreşimine neden olmaktaydı”. Wolfson annesinin sözcüklerini kendisine “zerk etme” hareketini ciddi bir saldırı olarak nitelendirmekte ve annenin “biricik varlığı” olan şizofren oğlu üzerindeki “zafer”ini deneyimlediğini ileri sürmektedir. Bu saldırıya karşı koymak ve hayatta kalabilmek için, -bu ciddi bir ölüm kalım savaşıdır- Wolfson bir “yöntem”e başvurur. Bu yöntem ana dili olan İngilizcedeki her sözcüğü parçalara bölmek, un ufak etmektir. Parçalanmış sözcükler anlamsızlaşırlar, zaten Wolfson için İngilizce telaffuz edilmiş herhangi bir sözcük anlamdan yoksun, tehlikeli ve zehirli birer ok gibidir. Parça parça olan bu sözcüklerin sessiz harflerini muhafaza edip yeni bir dilde onları yeniden diriltmeye çalışmak Wolfson’un yaptığı iştir denilebilir. Dil sanki onun için yeni bir dünya, yeni bir anlamlar bütünü yeni bir sistem, belki de yeni bir evdir, ya da kapsayandır. Wolfson her ölümlü gibi yeni bir dilin içine doğmaz, yeni bir dil inşa ederek kendisini onun içine yerleştirir. Bu çılgın projede ebeveynler, atalar ve ilk sahne Orwell’in yenikonuş’unda olduğu gibi yok olurlar. Okyanusya’nın yenikonuş projesi ile Wolfson’un ana dilini parçalayarak yeni bir dil yaratma projesi özünde aynıdır. Her ikisi de yeni bir dünya yaratma, dünyayı yeniden yaratma çılgınlığı peşindedir. Her ikisinin de meşguliyeti bunu dil üzerinden gerçekleştirmektir. Ama bu iki farklı projeyi birbirinden ayıran şey dile karşı alınan tavırdadır. Yenikonuş projesi özünde bu dili düşünecek bir özneyi de yok etmeyi hedeflediği için dili ve aynı zamanda insanlığı da ortadan kaldırma projesidir. Orwell dilin kemikleşmesi, hantallaşması ve yozlaşması üzerinden totaliter rejimlerin yaşadığımız dünya üzerinde saldığı tehlikeye dikkati çeker.

Oysa “yabancı dillerde okuyan şizofren talebe”nin annesinin konuştuğu ve yabancı olarak algıladığı İngilizce’den kurtulmak üzere içinde düşünebileceği bir dil yaratma projesi öznenin hayatta kalabilmesi ve belki de yeniden doğabilmesi için çılgın da olsa özne açısından bir umut içerir. Bu umut annenin konuşurken çıkardığı sesin içinden kopartılan sessiz harflerin yabancı bir dile, babanın ana dili olan Fransızcaya taşınmasındadır. Yabancı bir dilin varlığı Wolfson’un kurtuluşudur. Annenin yabancılaştırıcı, dehşete düşürücü, düşünmeyi engelleyici “yabancı” olarak algılanan sesi susturulacak, ama bu sesin içindeki sessiz harfler yabancı bir dilde sesli bir hale gelecek, duyulacak,  içselleştirilecek ve nihayetinde sahiplenilecektir. Yabancı dil bir tür kapsayıcı işlev görerek bu sessiz harflere yer yurt sağlayacaktır. Aynı zamanda annenin içindeki yabancı, ancak bir yabancı dilin içinde, bu dilin düşünmeyi sağlayan alfa işlevi diyebileceğimiz öz düşünümsel işlevi[6] sayesinde ehlileşecek, tanıdık hale gelecek ve nihayetinde Wolfson tarafından sahiplenilebilecektir. Yabancıyı tanıdık hale getiren bu tuhaf yöntem sayesinde Wolfson sahiplenici özne olarak, annenin sesini yumuşatan ve insancıllaştıran babanın diliyle yeniden dünyaya gelme şansı elde edecektir. Wolfson’un anne ve babasının dillerini buluşturduğu, dilbilimin tarihini, yasasını, kurallarını sahiplendiği bu fantastik ilk sahnede, nihayet, yasaları ve kurallarıyla kendi tarihini sahiplendiğini ileri sürmek yanlış olmaz.

Dil üzerinden yabancılaşmayı gösterdiğim bu iki örnek, Orwell örneğinde olduğu gibi ister dışarıdan dayatılan bir otorite tarafından olsun, ya da Wolfson örneğinde olduğu gibi, ister zalim bir iç dayatma yoluyla olsun, zamanımızın küreselleşen dünyasında dilin de küreselleşmesini, kalıplaşmış, kültürel ve coşkusal içerikleri boşaltılmış, ama yeryüzündeki çoğunluk tarafından anlaşılan, gerçeği düşünme ve betimleme biçimleri üzerinde düşünmemiz açısından bir fırsat sayılmaz mı? Ruh sağlığı açısından baktığımızda örneğin salt istatistiksel verilerle yazılmış ve özne için anlamlı her hangi bir şey barındırmayan psikiyatrinin el kitabı DSM IV’te de çağımızın dayattığı post modern bir dille karşılaşmıyor muyuz? Oysa Histeri Üzerine Çalışmalar’ında Freud histeri olgusunu hem bir yapı üzerinden birçok kişiye uyarlamış, hem de öznenin söylemi üzerinden ifade bulan arzusunun tekil tarihini sosyolojik roman tadında bir dille bize aktarmıştır. Bu iki dil arasındaki fark çarpıcı değil midir?

Son olarak da psikanaliz tedavisi kendine has çerçevesi, kuralları ve mümkün kıldığı öznelleştirici sözü sayesinde hakiki bir yaratıcılığın taşıyıcısı olarak kemikleşmiş bilgisayar dilinin tekerrüründen muaf son kale değil midir?



[1] Racamier, P.C. (2001), Les Schizophrènes, Ed.: Payot-poche, 2001.

[2]  Bateson, G. (1972), Steps to an Ecology of Mind: Collected Essays in Anthropology, Psychiatry, Evolution, and Epistemology. University Of Chicago Press

[3] Kahn, M. M.R. (1975) “Préface  de Masud Khan”, Winnicott D.W., Fragment d’une analyse  içinde, s.7-30, Paris, Payot.

[4] Roussillon, R. (2006) “Pluralité de l’Appropriaton Subjective”, Richard F. ,Wainrib S. La Subjectivation içinde , s.59-80, Paris, Dunod.

[5] Wolfson, L. (1970) Le Schizo et les langues, Gallimard, 1970

[6] Dilbilimciler dilin kendi üzerine düşünen bir işlevin varlığından söz ederler. İnsan dili kendi işleyişinden söz etmek için başka bir dile ihtiyaç duymaz. Dilin bu özelliği Hjemslev tarafından tahlil edilmiş ve bu tahlil zamanımızda hala geçerliliğini korumaktadır.

}