cogito81-annelik

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Cogito’nun “Annelik” dosyasının çıkış noktası, muhafazakâr bir annelik tasavvurunun, bu tasavvurdan beslenen “ideal annelik” normlarını temel alan düzenlemelerin giderek artan biçimde kadınları hizaya sokmanın aracı olarak kullanılmasıydı. Nüfusun her açıdan denetimini amaçlayan biyosiyaset pratiklerinin annelik alanına uzanışı, kadınlığın annelik üzerinden bir siyasal mücadele alanına çevrilişi elbette ne yeni ne de sadece muhafazakâr toplum mühendisliğine özgü. Hem dünyada hem Türkiye’de feminist teorinin ve kadın hareketinin çeşitli evrelerinde hep tartışılmış, üzerine düşünülmüş bir gerilim ve dayatma söz konusu. Bu gerilimin izini Batı felsefesinin ve kültürünün başlangıç ânına kadar süren yazılarla açıyoruz Annelik dosyasını.

“Mağara”dan çıkışla ulaşılan soyut idealar düzeninin katılığında kırılmalara yol açma potansiyeli taşıyan, “yeni”yi davet eden bedenli, kanlı canlı bir varoluş tecrübesi olarak annelik ve doğurganlık ilkesi Çiğdem Yazıcı’nın “Varlık, Varoluş, Söz ve Doğum” başlıklı makalesinin esas izleği. Yazıcı, rasyonalist Batı felsefesinin başlangıcını imleyen mitos/logos ayrımında, varlık ve varoluş meselesinin doğurganlık ve yenilik ilkesindense ölüm ve ölümsüzlük ilkelerine bağlanışı üzerinden bir annelik okuması yapıyor. Logos geleneğinin kendini hep aynı olarak tekrar eden soyut kavramlarına karşı, doğan her şeyi içine alarak besleyen unutulmuş bir varoluş tecrübesini düşünceye sokan khora ilkesi, varoluşu doğum ilkesiyle birlikte düşünmenin imkânı olarak sunuluyor.

İDEOLOJİ, İNKÂR VE TAHRİP OLMUŞ ARA ALANLARIN ÜÇGENİNDE KADINLIK VE ANNELİK

Söyleşi : Stella Ovadia – Bella Habip

BH: Cogito’nun “Annelik” konulu çok disiplinli alanlara işaret ederek hazırladığı bu argüman içinden bazı temaları birlikte konuşma önerime olumlu yanıt verdiğin için teşekkürler. Türkiye’deki kadın hareketinde iz bırakan kadın mücadelecilerden birisin. Bir diğer özelliğin de psikanalist olman. Annelik konusunu, kadınlık durumuyla birlikte, sosyal olguları içeren bir ruhsallık çerçevesinde, psikanalizin ruhsallığı çerçevesinde birlikte konuşmayı öneriyorum.
Öncelikle argümanda gözüne çarpan ve konuşulmasını istediğin bir husus var mı?
SO: Argümanda ”erkek politikacıların neredeyse biyolojik bir kaderden kuşku duymadıkları”ndan söz ediliyor. Gerçekten de biyolojik düzlem bizi ne kadar bağlar? Yalnızca biyolojik düzlem üzerinden konuşamayız. İnsanı hayvandan ayıran şeyler var. Biyolojik düzlemle toplum üretemeyiz. Kadınlara karşı üretilen en temel ırkçılık var burada. Hâlihazırdaki siyasi söylemin ana teması bu işin neredeyse biyolojik bir kader olması; bu yanlış bir varsayım.
BH: Evet, ölüm de, deprem de, sel de birer kader. Ama toplumsal olarak bu kaderleri daha insani boyutlarda yaşamamız için projeler üretiyoruz, hangi politik alana dâhil olursak olalım.
SO: Artık teknoloji diye bir şey var, doğurganlığın kontrol edildiği bir çağdayız. Bunun kontrol edildiği bir çağda kader olamaz. Kaldı ki kadınlar bu kontrolü her çağda sağladılar ve bu yüzden de her zaman erkeklerin saldırısına, tepkisine uğradılar. Kadınlar bunun için cezalandırıldı, hatta yakıldı. Biyolojik kader denilen şey zaten bizim topluluk içindeki insan düşüncemizin dışında.
BH: Evet salt hormonlar tarafından düzenlenmiş bir yaşama sahip kendi başına bir kadından, kendi başına bir erkekten söz etmek zaten abes. Her bedenin toplumsal bir aidiyeti, toplumsal cinsiyeti ve tabii biz psikanalistler için elzem olan cinsel dürtüleri ve onların etrafında bilinçdışı senaryolarla, düşlemlerle inşa edilmiş, örgütlenmiş ruhsal bir hayatı var.
SO: Biyolojik kader bir çiçeğin kaderi olabilir, bir hayvanın kaderi olabilir, biz kadınların kaderi olamaz. Kadınların erkeklerden farklı olduğu, farklı misyonlara sahip olduğu, bu misyonun yerine gelmesi gerektiği üzerine oluşturulan söylem Eski Ahit’ten beri bütün dinlerde var. Oysa annelik mesela doğurganlıkla gelen bir özellik değil. Süt annesi geleneğini al. Çocuk bakımının sonradan öğrenildiği açık. Bu bir kader değil, kadınları evde tutmanın, köleleştirmenin en baş argümanı. Ki zaten kadınlar bu kaderi kontrol altına alabilmenin yollarını her çağda aradılar ve her zaman buldular.
BH: Bu tür söylem tıp dünyasından alınmış ve politik amaçlara uyarlanmış. Freud’un ünlü “Anatomi kaderdir” deyişini hatırlayalım. Evet. Hayvansal ya da bitkisel dünyanın özelliği doğal koşulları, doğanın “programını” eksiksiz uygulamaktır. Onların “bir” kaderi var: doğmak, üremek ve ölmek. Kedi Mart ayında çiftleşmenin yollarını arar, çiçek baharda açar. Yaşamın devamlılığı programlıdır. Ancak insan örneğin doğum ve üreme konusunda bu programı bozabiliyor. Zira insandaki kader ya da bugünkü yerel jargonumuzdaki “fıtrat” çok boyutludur. Kadınlar örneğin kimi sosyal ve psikolojik koşullarda doğanın programını bilinçli olarak değiştirmek zorunda kalıyorlar. Ama aynı zamanda bilinçdışı süreçlerle de buna engel olabiliyorlar. Hamile kalmak isteyip de hamileliğin psikolojik süreçlerle engellendiği pek çok kadın var günümüzde örneğin. İnsandaki bilinçdışı istem de bilinçli istem kadar etkili olabiliyor.
Politikacılar bir tür sahte determinist argüman kullanarak kadını doğurganlığa hapsediyorlar: diyorlar ki madem doğanda doğurmak var doğurmak zorundasın. Ben burada daha vahim bir şeye işaret etmek istiyorum. Kadını tek boyutlu hale getirmek de değil mi burada söz konusu olan? Evet, kadının bir doğası var fakat o doğa o kadar çok katmanlı ki. O çok katmanlı doğanın serpilmesi için alan açacak yerde (erkekleri eğitmek, kreş açmak, ruh sağlığı hizmetleri vermek, bebek için ve çocuk için anne-babaya pedagojik destek vermek,..vb) iktidar kadının salt doğurganlığı üzerine politikalar üretiyor. Vahim bulduğum şey şu: kadını tek bir boyuta indirgemek, öznelliğini yok saymak. İktidar kadın için bir şema yaratıyor ve kadını onun içine hapsediyor. Kadını tuzağa düşürmek, eve hapsetmekten de vahim olan bence onun tüm varlığını, tüm öznelliğini tek boyutluluğa indirgemek.
Burada siyasi iktidar kendi ideallerine uygun bir şemayı dayatıyor. İdeal konusu ideolojik yaklaşımı çağrıştırıyor.
SO: Evet modeller, olması gerekenler söz konusu burada; deneyim üzerinden politika üretmek değil. Siyasiler kendi çıkarlarına göre nasıl olması gerektiğini savunuyorlar. Oysa tek tip bir kadınlık yok: doğuranı, doğurmak istemeyeni, evleneni, evlenmeyeni var. Eşcinsel tercihleri olan kadınlar var.
BH: Evet. “Düşüncenin deneyim karşısında özgürleşmesi”nden söz eder H. Arendt . Oysa ideoloji körleştirir. Olması gerekenleri görmek var, olanları değil. Gerçeklikle kurulan ilişki ağır bir hasara uğruyor. Kadın konusunda ben bunu tespit ediyorum. Kadının ihtiyaçlarının ne olduğuna bakmaktansa, kadının nasıl olması gerektiğine bakılıyor. Gülmemeli, hamileliğini gizlemeli, hamile kadın sokakta eşiyle görülmeli..
SO: Bu bütün ideolojik iktidarlarda böyle oldu. Özellikle totaliter ideolojik iktidarlarda böyle oldu. Kadını kilise, mutfak ve çocuk üçgenine kapatmak isteyen Nazileri ve meşhur üç K’yı hatırla: kinder-çocuk, küche-mutfak, kirche-kilise. Nazizm de aynı şemada, olması gerekenler ve yanılsama merkezinde gelişti.
BH: Evet, Naziler örneğin diğer ırklardan arındırılmış, “üstün” diye varsayılan salt Germen ırkından mütevellit bir ulus projesinin gelecek yılların dünyası olarak savundular ve bunu hayata geçirdiler.
SO: İdeolojisiz toplum var mı ki? Demokrasideki mesela şeffaflık yüzde yüz işliyor mu?
BH: Belki burada bazı nüansların üzerinden atlamamak gerek. Şeffaflık konusu bütün iktidarların yumuşak karnı. Ama ideolojik bir toplumu ideolojik olmayan bir toplumdan ayıran belli başlı özellikler var. İdeolojik olmayan toplumlarda gerçeklikle kurulan ilişki daha sağlıklı örneğin. Siyasi kararlar yalnızca neyin nasıl olması gerektiği yönünde değil, gerçek ihtiyaçlar doğrultusu göz önüne tutularak alınıyor. Örneğin ezbere söylemleri çürüten gerçekçi argümanların siyasete daha çok katkısını görüyoruz gerçek demokrasilerde.
SO: Totaliter ideolojik bir toplumla totaliter ideolojik olmayan bir toplum demek daha doğru.
“Bunu böyle mi yapmak lazım?” sorusunu çok duyuyorum işimde.
BH: Bu, ideolojik arka planı güçlü otoriter bir toplum olmamızla çok alakalı bence. Devlet ideallerinin damgasını vurduğu eğitimlerden geçtik.
SO: Tabii bu idealler hiç sorgulanmıyor.
BH: Evet çünkü içinde yanılsamayı barındırıyor. İdeolojiye psikanalizin penceresinden bakarsak, benlik ideali ile ve idealleştirmeyle yakından ilgili olduğunu görürüz. İdeoloji üzerine kapsamlı bir çalışma yapmış olan R.Kaës ideolojiyi birincil narsisizmin etkilerini dönüştüren bir sistem olarak tarif ediyor. Birincil narsisizm bebeğin henüz benliğinin entegre olmadığı ama aynadaki imgesinden hareket ederek bir bütünlük, tamamlanmışlık yanılsamasına kapıldığı durum şeklinde özetlenebilir. Bebek, henüz nörolojik donanımı yetersizken, yani kendisini parça parça hissederken, ayna karşısında ona yansıyan imgede kendisini bir bütün olarak görüyor ve bundan müthiş bir keyif alıyor. Bebeklerin ayna önündeki gülücükleri bu ilk narsisizmin gevşetici, aldatma temelinde mutluluk verici etkileridir Lacan’a göre. Bir başka deyişle birincil narsisizmin ilk aldatıcı etkisi sahte bir bütünlük, tamamlanmışlık duygusu vermektir denilebilir. Oysa yaşam bize sürekli eksiğimizi gediğimizi hatırlatıyor.
Günümüzün ideolojik söylemlerinde de böyle bir sahte ideal kadına rastlıyoruz. Bu kadın asık suratlı, hareketleri, seçimleri kocasınınkilerle koşut, iktidarın nüfus planlayıcılığının nesnesi olarak karşımıza çıkıyor. Bir robottan farksız olan bu kadın gerçek üstü bir varlık yani ideolojik, dolayısıyla sahte bir varlık oluveriyor. Kadının doğasından söz ediyorlar ama hamilelik döneminde mesela en basitinden yürüyüşün ne kadar önemli olduğunu unutmuşa benziyorlar. Bir erkeğin o kadına mutlaka eşlik etmesinin hamileliğin seyrine doğa açısından en ufak bir katkısı olmadığını bile bile. Kahkahaya gelince o da ayrı bir ideolojik maskaralık. Bir kahkahanın 2 kilo pirzolaya eş değer olduğu geleneksel söylemlerde yer almışken, mutluluğun psikosomatik tıptaki etkisi kanıtlanmışken, birileri çıkıp kadınlarda kahkahayı “tasvip” etmiyor.
Şimdi gelelim kadın hareketine. Meşhur, “karnından sıpayı sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” lafını kullanan hâkimden bu yana (1987) epeyi zaman geçti. Ne değişti sence?
SO: Feministler kadınlara dayak atmanın meşru olmadığını kabul ettirdi; bu yasal düzenlemelerle devletin gündemine girdi. Bu çok önemli. Fakat erkek egemen zihniyet nedeniyle çözüm konusunda bir mesafe kat edilemedi. Çünkü hükümetin aileye öncelik vermesi yüzünden kadına yönelik şiddetin önü alınamıyor. Örneğin Aile Bakanlığı kadınların uğradığı şiddet konusundaki haklarıyla ilgili bilgilendirme yapmıyor. Zaten kanunun adı “Kadınlara karşı şiddetin önlenmesi” değil “Ailenin Korunması”. Böyle bir kanunla yargı kararları dâhil erkek çıkarları belirleyici oluyor.
Şimdi feministlerin en çok uğraştığı şey kadınların erkekler tarafından öldürülmesi. Kadınlar herhangi bir özgürleşme peşinde oldukları zaman, boşanmak isterken, hatta boşanmadan 10 yıl sonra bile, mesela çocuğuna nafaka isterken de öldürülüyor. Erkeklerin mutlak iktidarlarının hiçbir sınırı yok. Kahve getir der gibi bıçağı da çekebiliyor. Aile Bakanlığı kamuoyuna yansıyan bazı cinayetlerde bir yandan mahkemelerde taraf olarak yer alırken, öte yandan hâkimler eşlerini öldüren erkeklere haksız tahrik diye cezada indirim uygulayabiliyor. Bir yandan devletin imzaladığı İstanbul Sözleşmesi var, taraf oluyor, öte yandan da hâkimlerin nezdinde, -erkek ideolojisi burada da karşımıza çıkıyor-…erkek dövse haklı oluyor, öldürse haklı oluyor. Mahkeme erkeğin kravatlı olması gibi gerekçelerle iyi hal indirimi uygulayabiliyor. Hâlbuki tersi olunca, yani Nevin Yıldırım gibi tecavüze uğrayan kadın tecavüzcüyü öldürünce hiçbir indirim alamadığı gibi müebbet alıyor. Hiçbir erkeğe karısını öldürdü diye müebbet verilmiyor.
BH: Burada bir tabu mu kırılmış oldu?
SO: Evet sen kocanı nasıl öldürürsün dercesine. Ayrıca bu tabu hiç geçerli değil zira hapishaneler kocalarını öldüren kadınlarla dolu.
BH: Evet zihinlerdeki kadınla, ideolojik kadınla, gerçeklikteki kadın burada da örtüşmüyor.
SO: Bundan 30 yıl evvel bir araştırma okumuştum. Karılarını öldüren erkeklere sormuşlar bir daha olsa yine öldürür müydün diye. “Bir sinir anıydı, pişmanım” demiş çoğunluğu. Kadınlar ise “başka bir çarem yoktu ki, yine yapardım” demişler. Kadınlar tamamen çaresizlikten öldürüyor, erkeklerin başka çaresi var ama o anda gözü dönüyor.
BH: Burada, öldürmeye kadar giden bu eylemde bir inkâr sorunu var, ne düşünüyorsun? Kadının hem toplumdaki mevcudiyetinin inkârı, hem de canlı bir varlık olarak inkârı.
SO: İradesi olan birinin inkârı.
BH: Sanki öldürmeme yasası ya da öldürme tabusu kadının üzerinde yeterince etkili değil gibi. Sanki bu yasak tam içselleştirilmemiş. Kadın canlı bir varlık olarak önemli ölçüde inkâr edilmiş olmuyor mu?
SO: Çok doğru söylüyorsun. Ortaçağda kadınların ruhu var mı diye tartışma olurmuş. Çok eski bir yaklaşım. Canlı varlık olmasını inkâr etmiyorlar ama at gibi canlı varlık olarak görüyorlar. Ruhu yok. Bir iradesi yok. Kadınlar 1935’ten beri oy veriyor ama istediği partiye oy vermesi çok farklı bir şey. Söylemde bir demokratikleşme var ama fiiliyatta kadın bir emir kuludur. Ben ne istersem onu yapar ve yapmadığı zaman şiddet kullanabilirim. Kadının erkeklerle aynı türden bir insan olduğunun inkârı demek daha doğru.
BH: Evet, ruhsallığı olan, tarihselliği olan erkek kadar insan bir varlık demek daha doğru dediğin gibi. İnkârı burada vurgulamamın nedeni şu: inkâr sadece gerçekliğin inkârı değildir. Gerçeklik nefret edildiği için inkâr edilir. Bu mantıktan hareket ederek kadınların da maruz kaldığı nefretin boyutunu tahmin edebiliriz değil mi?
Bu nefretin taşıyıcıları sadece erkekler mi sence? Feminizm karşıtı söylemlerde fatura yine kadınlara çıkarılıyor. Örneğin, annelerin erkek çocuklarını küçük birer paşa olarak yetiştirdikleri söylemi çok yaygın.
SO: Bütün anti feministlere göre erkeklerin maçizmi annelerinin kabahatidir. Bütün kadınlardan feminist olmaları bekleniyor. Bütün kadınlar toplumsal değerleri eleştirsin, dolayısıyla özgür erkek yetiştirsin beklentisi var.
BH: Burada da kadın düşmanlığı var.
SO: Anti feministlerin en büyük argümanı budur: “bu çocukları kadınlar yetiştiriyor”. Oysa toplum bir erkeğe yüksek değer verirse annenin vereceği eğitim de öyle olur. Kadınlar değerli olmak için erkek doğurmak gereğini içselleştiriyor ve çocuğunu aslan oğlum diye seviyor. Bunu görmezden gelip faturayı kadınlara çıkarıyorlar.
BH: Yine ideolojiye geliyoruz yani.
SO: Feminizmin en büyük kazanımı bu bence. Hâkim ideolojinin eleştirisi. Şurada çok haklısın. Şimdiye kadarki tüm sağcılar Menderes’ten beri dini geri getirdiler ama hiçbiri bu kadar ideolojik değildi. Hepsi camiye de gitti, namaz da kıldı. Şimdiye kadar gelen baştaki iktidarların hiçbiri yapıp ettiklerini İslam adına yaptıklarını söylemediler. İcraatlarında tutucuydular, muhafazakârdılar. Olsa olsa ekonomide muhafazakârlığı değiştirdiler. Hepsinde aynı İslam geleneği olsa da İslam adına yaptıklarını söylemiyorlardı, adını koymuyorlardı.
BH: Kadınlar da daha arka plandaydı.
SO: Nazmiye Demirel ile Semra Özal Amerikanlaşmayla birlikte ortaya çıkmaya başladılar. Hepsinde aynı İslam geleneği olsa da, İslam’ı bu kadar ortaya çıkarmak tamamen AKP’nin işi. İdeoloji de çok daha görünür oldu haliyle. Semra Özal bir demecinde “ben hiçbir zaman Turgut’ a anahtar vermedim” demişti, bundan daha muhafazakâr bir tutum olabilir mi? “Ben evimdeyim, kocamı bekliyorum” diyor Semra Özal. Aynı kadın “Papatyalar”ı kurdu ve Türk Kadını diye bir dergi çıkardı. Türk Kadını’nı mor renkle yazdı. Mor feministlerin rengidir. Bir yandan feministler olarak Semra Özal’ı ve hareketini etkiledik, bir yandan da anahtarı kocasına vermediğini söylüyor.
BH: Kadınlar bir yandan değişip, dönüşürken erkekler için, erkek hâkim ve savcılar için aynı şeyi söyleyemeyiz değil mi?
SO: Savcılar ve hâkimler de bu toplumun erkek egemen değerlerine sahip oldukları için kararları o doğrultuda olacak tabii. Kız çocuklarının tecavüz davalarında verilen kararlarda rıza aranması söz konusu. Hâkimler nezdinde küçük yaşta biriyle olmak meşru olduğu için cezalar düşük kalıyor. Sanki küçük bir kızın rızasını çeşitli yollarla almak zormuş gibi.
BH: Bir yandan da kadınların iş ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi yönünde hükümet tarafından hamleler de görüyoruz.
SO: Feministlerin payı büyük burada. Örtülü kadınlardan çalışma talebi gelince hükümet örtülü kadınların kamuda çalışmasına izin verdi. Feminizmin eşitlik talebi kadınlara alan açtı. Kadınlar da eğitim haklarını kullanıyorlar.
BH: Şöyle bir duygu yaşıyorum bu son yıllarda; televizyonu açtığım zaman, sosyal medyayı takip ettiğim zaman politikacıların demeçlerini izlediğim zaman. Sanki Fatih’te ya da Aksaray’da bir kahveye girmişim ve oradaki muhabbete tanık oluyorum. Fonda saldırgan, öfkeli bir erkek dayanışması var. Siyasetçiler kadınlarla ilgili demeçlerinde kadınlar orada değillermiş gibi konuşuyorlar.
SO: Evet kahve muhabbeti sokağa taştı, her tarafı kapladı. Zaten amaç kadınların denetlenmesi ve özgürlüklerini sınırlamak değil mi? Siyasilerin söylemleri erkekleri bu konuda güçlendiriyor.
BH: Burada bir tuhaflık var onu anlamaya çalışıyorum. Eskiden kadın içeri girince susulurdu. Bir ayrıştırma, bir bilinç vardı. Alanlar, cinsiyetlerin alanları parsellenmişti. Eskiden kadınlık konusunda daha ileriydik demek istemiyorum ama görece bir derli toplu olma hali vardı. Şimdi her şey bir bombardımana uğramış gibi. Mesela bir siyasetçi çok kaba terimlerle Tweeter’dan kürtaj konusunda gayri insani demeçlerde bulunabiliyor. Kadının hayatı tehlikede olsa örneğin “kadın ölsün” diyebiliyor. “Çocuğa devlet sahip çıkar” diyor. Önce kadına “gülme”, “sokağa çıkma”, “görünür olma”, “hamileliğini gizle” şeklinde ayar çekiliyor, sonra ses bir ton daha yükseliyor ve kadınlar neredeyse ölümle tehdit ediliyor. Kadınlarla ilgili nefret söylemleri bardaktan boşanırcasına, sınırsız ve engelsiz biçimde ortalığa dökülüyor.
Buradaki tuhaflığı şöyle ifade etmeye çalışayım. Burada Winnicott düşünceme biçim verecek. Winnicott konuşamayan ve henüz simgelere hâkim olmayan bebeğin annesi ile arasında simge oluşturucu, hem bebeğe hem anneye ait bir geçiş alanından söz eder. Bu ortak alanda ilk simgeler, düşlemler, hayaller gelişir. Çocuk bunları hem yaratır hem de bulur. Bu alan sorgulanmaz. Yani çocuğun tutkuyla bağlandığı bir ayıcığın anlamının çocuk için ne kadar önemli olduğunu sezgisel olarak anlayan anne o alana müdahale etmez. Örneğin ayıcığı yıkamaz ya da eskise bile atmaz. Winnicott bu ruhsal gerçeklik ile dış gerçeklik alanı arasında üçüncü bir alan belirler. Bir başka deyişle ruhsal alan ile dış gerçeklik arasında bir üçüncü alan belirleyerek Winnicott kamusal alan diye kabaca tabir edilen ve özel alandan ayrılan alanın içine bir nebze de ruhsallık katar: oyun, hayal, düşlemleme edimleri sadece ruhsallık içinde değil ortak ara alanlarda da tezahür eder.
Uzun bir parantez oldu ama şu kahvenin sokağa taşması meselesine geri döneceğim. Sadece kamusal alanla özel alan birbiriyle iç içe geçmedi bu taşmayla, aynı zamanda ara alanlar yok oluverdi bence. Ara alan sayesinde bazı katı gerçekleri mizahla atlatırız örneğin. Gülerek birikmiş olumsuz duygulanımların ifadesiyle bir nebze rahatlarız.
SO: Mizah da yasak.
BO: Oysa mizah milli değerimiz neredeyse. Bir de başka, daha vahim bir husus var. Ara alanlarda ifade edilen öteberi konusunda bir tartışma yürütülmez. Onlar vardır ve olmalıdır. Kültürel bir yaratımın (müzik, edebiyat, sinema, karikatür, espri, ..vb) doğruluğu tartışılmaz. Yani kültürel bir nesne için “şurası doğrudur, şurası yanlıştır diyemezsin. Beğenirsin, beğenmezsin, kendi yaratıcılığın için kullanırsın ya da kullanmazsın. Winnicott bunu çok güzel söylüyor: “Bir çocuğa tutkuyla bağlandığı geçiş nesnesini nereden bulduğu, onu yaratıp yaratmadığı sorulmaz” der. İktidarlar da bu alanı mümkün mertebe sorgulamamalılar. Kadının kahkahasına varıncaya kadar bir meşguliyet bu ara alanları yok etme girişiminden başka bir şey değil. Ne düşünüyorsun?
SO: Eskiden de egemenler bu tür alanlara müdahale ediyordu ama bu yüksek sesle savunulmuyordu. Şimdi hem yapılıyor hem de yüksek sesle söyleniyor. Sansür her zaman vardı.
BH: Eskiden bu eril saldırganlık bir nebze suçluluk da içeriyordu. Bu suçluluk sayesinde hem susuluyordu hem de bir nebze onarım girişimleri oluyordu, ikiyüzlüce olsa da. Şimdi her şey siyah beyaz olunca, ara alanlar da ortadan kalkınca, mizahla, serbest ifadeyle bu saldırganlığın yumuşamasına da imkân olmuyor.
Şimdi bir soru daha aklıma geliyor? Neden bu erkekler bu kadar öfkeli? İktidar zaten onlarda. Bu iktidarı perçinleyen, arka çıkan bir hükümetimiz de var. Nedir o zaman mesele?
SO: Çünkü malları tehlikeye girdi. Eğer sana seni bu evden atacağız derlerse sen kendini savunmaz mısın? Mülkiyet haklarının tehlikeye girmesi gibi. Bu kadar çok kadın cinayetinin boşanma etrafında olması boşuna olamaz. Dünyanın her yerinde kadınlar bu nedenle öldürülüyor. Türkiye’de az olan sokaktaki kadına cinsel obje olarak bakıp benimle yatacaksın yoksa seni öldüreceğim demek; bu sadece turistlere yapılıyor. Türk olunca tabu oluyor. Orda bir sınır duruyor hala. Ama eğer sen benim nişanlım, sevgilim, karımsan o sınır kalkıyor. Kadın kendi iradesiyle bir şey yapmak istediğinde, boşanmak gibi, bütün tabular yıkılıyor. Kadının iradesi erkeğin özgürlüğünü tehlikeye sokuyor. Narsisist bir öfkeye giriyor erkek. Maçizm budur: erkek narsisizmi.
BH: Aynı narsisizmi siyasi aktörlerin söylemlerinde görüyoruz. Mizaha karşı tahammülsüzlük, ruhsallık içindeki farklılaşmayı, hayal ile gerçeklik arasındaki tonların, derecelerin de inkârı aynı zamanda. Kadınlar olarak çiğ bir gerçeklik söylemi içinde buluyoruz kendimizi. Küfretmeye kadar giden ifadeler var, ortalık yerde, yani sosyal medyada.
SO: Ergen bir söylem.
BH: O zaman buradan erkeklerin ergenliğinin mi ayyuka çıktığını varsaymalıyız? Bir ergenlik var ki o her tarafı kapladı; hem de o ergenlik ergenliğini bir türlü yaşayamadı. Eski ve çocuksu talepler, ergenlik talepleri artık gerçekleşebilir dercesine.
SO: Ergenliklerini niye yaşamadılar ki?
BH: Erkekliğin ve tabii kadınlığın serpilmesi için cinsiyetlerin karşılaşmasının ortamı ne kadar oldu ki? İktidar erkeğin sanki bu gerçekleşmemiş bilinçdışı arzularını gerçekleştirmek için kullanılıyor. Erkeğin üstünlüğü dayatması temelde bir çocukluk çağı cinselliğinin, yani düşlemsel cinselliğinin ürünüdür. Bütün erkek çocuklar cinsiyet farklılığını gördükleri an iğdiş olma korkusuna kapılırlar. Kız çocukları onların gözünde iğdiş olmuş varlıklardır. Bu korkuyu yenmenin bir yolu da fallik üstünlüğü savunmaktır.
SO: Durum hem komik hem de gülmek yasak. Aziz Nesin erken öldü.
BH: Ama yine de sence bir şeyler değişmedi mi Türkiye’de ?
SO: Çok şey değişti. Ankara’da kullanılan “Annenizi sayıp karınızı dövüyor musunuz?” çok güzel bir slogan ve tamamen Türk erkeğinin durumunu gösteriyor. Kadınları dövme meşruiyeti değişti. Buna tepki olarak erkekler daha saldırgan oldular. Değişen başka bir şey de, tepki veren bir toplum olduk. Feministler küçük gruplarda örgütleniyor ama daha aktifler, daha saldırganlar, her şeyin peşine düşüyorlar. Kadınların çalışma şartlarının, devletin çıkaracağı kanunların, kadınları korumak üstüne kurulacak dayanışma ağlarının, hepsinin birer takipçisi var. Mahkemelerde dava kaçırmıyorlar. Sürekli tepki gösteriyorlar. Eskiye göre daha geniş bir alanda mücadele veriyorlar. Kadınlar özgürleşti mi? Bence özgürleşti ama başörtüsü de özgürleştirdi. Nilüfer Göle haksız değil bu konuda. Başörtüsü feminist davanın dışında bir şey olarak kaldı. Bütün o tutucu küçük esnafın karılarını ve kızlarını satış elemanı olarak, kasa elemanı olarak devreye sokması kadınları özgürleştiriyor aslında. Kadın istediği kadar Kuran kursuna gitsin, başörtüsü sayesinde sokağı tanıyor. Para kazanıyor ya da kazandırıyor kendi cebine girmese bile. Bence 30 yılda çok şey değişti. Ama şimdi bize karşı tepki de çok büyüdü. Bunu hem kadın cinayetlerinde hem de AKP söylemlerinde görüyoruz. Bizim kazanımlarımızın bazıları geri gitti. Mesela, kadınlara kendi haklarımız için erkeksiz örgütlenmemiz gerektiğini yeniden anlatmak lazım.
Bir de eskiden bekâretle uğraşılırdı. Şimdi o kadar çok uğraşılmıyor. “Flört ahlaksızlıktır” deniliyordu 30 yıl önce. Ama şimdi pek duymuyoruz. Daha çok modernizmle uğraşılıyor, modern kadınla uğraşılıyor.
BH: Evet modern kadın sadece anne değil, tek boyutlu bir kimliğe sahip değil.
SO: Müslüman çevrenin dışıyla uğraşıyorlar.
BH: Bu söylediğin çok önemli. Uğraştıkları şey özgür kadın, cinselliğini ve cinsiyetini gizlemeyen ve aynı zamanda ona sahip çıkan kadın. Bir de diğer önemli şey büyük bir özenle, kendi çevrelerindeki kadınların yaşadıkları iç ve dış çatışmaları unutturmaya varacak kadar bizlerden gizlemeleri, üstünü örtmeleri.
SO: Evet. Mesela onların kıskançlığını bilmiyoruz. Çünkü 4 kadın kabulü var, kumalık kurumu kabul ediliyor dolayısıyla o kadınların kıskançlıkla ilgisini göremiyoruz mesela. Erkeklerin kıskançlığını görüyoruz ve hala meşru bu kıskançlık.
BH: Kadınların özgürleşme yolunda kat ettikleri yolu hesaba katarsak önümüzdeki yıllarda bunları da görebileceğimizi varsayıyorum. Kadınların değişmesi, dönüşmesi erkek cinayetlerini de tetikledi zira erkekler aynı hızla ve aynı doğrultuda değişmedi. Aksine kendi ayrıcalıklı konumlarını koruma telaşına düştüler gibi.
Şimdi biraz da zamanımızın değişen ve dönüşen kadının anneliğinden konuşalım. Annelik ne durumda?
SO: Annelik çok değişti 40 yıl öncesine göre. Benim feminist harekete katıldığım yıllarda yaşıtlarım arasında çocuğu olan çok azdı. Üniversite ya da serbest mesleklerde çalışmayı seçenler çocuk doğurmamayı tercih ederlerdi. Doğum kontrol haplarının özgürleştiği zamanlar. Şimdi ise genç kadınlar çekinmiyor hamile olduklarını göstermekten: bizim zamanımızın bol elbiselerinin yerini daracık elbiseler aldı. Hatta renkli bir kuşakla iyice belli ediyorlar çocuk taşıdıklarını. Ben bu gelişmeyi feministlerin kazanımı olarak yorumluyorum: İstediğim zaman, istediğim kadar çocuk doğururum, benim seçimim demek mümkün oldu. Daha genel olarak ünlüler arasında hamile olduğunu söylemek moda oldu. Emzirmek de öyle. Siyasetçilere gelince onlar açısından aile ve nüfus önemli olduğu için 3 çocuk, 5 çocuk diye tutturuyorlar. Feministler de “sen otur kuluçkaya” diye cevap verdiler buna!!
BH: Evet 70li, 80’li yılların akademik kariyere ya da serbest mesleklere mensup kadınların çoğunluğu Simone de Beauvoir çizgisini takip ettiler belki, ama burada, çocuk sahibi olmak istememeyi etkileyen bir diğer faktörü farklı bir bakış açısıyla da çözümleyebiliriz. O yıllarda Türkiye’de kadınlarda bence görünür olmayan ciddi bir tür epistemolojik kopuş türünden bir dönüşüm oldu. Feminizm bizim annelerimizin zamanında yoktu ama annelerimizin birçoğu, -bunu hem üst burjuva kesimde hem de orta-alt sınıfa mensup kadınların anneleriyle kurdukları ilişkide gözlemliyorum- bizlere kaderimizi bir erkeğin ellerine teslim etmeden yaşamanın yollarını bulmamızı salık verdiler. Bazen bunu doğrudan söylediler, ama sık sık bu mesaj fısıltıyla zihinlerimize nüfuz etti. Bu annelerin hemen hemen hepsi “önce evlen çocuk sahibi ol” da dediler ama verdikleri bilinçdışı mesaj bağımsızlaşma ve özgürleşme yönündeydi. O zamanın koşulları içinde annelerimizin bu gizli feminist mesajını ilk kuşak feministler çalıştılar ve dönüştürdüler. İlk hedef önce erkeklerle eşit haklara sahip olmaktı ve bu uğurda belki annelik parantez içine alındı. Anneliğin aktarılması 68 kuşağının ortak paradigması isyanla, geleneksel değerlerin alaşağı edilmesiyle de birleşti ve gerilim yaratan bir mesele haline geldi. Bunu ben çocukluktaki gizil döneme benzer bir tür durup düşünme zamanı olarak anlıyorum. Değişim ve dönüşüm için bir zaman lazım, bir çırpıda olmuyor. Bu kadınlar anneliği sosyal ya da bilimsel projelerle ikame ederek yücelttiler. Annelerinin fısıltısını isyan çığlığı olarak tercüme eden bu neslin doğurganlığı da haliyle etkilendi zira doğurganlık zihinlerde esaretle, geniş aile tahakkümü ve soyun devamlılığı dayatması ile birleşiyordu.
Zamanımızda annelere yönelik geniş aile tahakkümü özellikle büyük kentlerde azaldı, zira çekirdek aile yerleşti. Ama muhafazakârlaşan siyaset ve sosyal ortam baskısıyla annelik yeniden sorunlu bir hale geldi. Feminizmin kazanımlarının da burada geri teptiğini düşünebiliriz değil mi?
SO: Evet. Krizle birlikte dünya siyaseti muhafazakarlaştığı gibi feminizm içinde de “kadın doğası”nı “erkek doğası”ndan farklı olduğunu iddia eden bir akım gelişti. Simone de Beauvoir yeni eşitlikçi feminizmin ilk adımlarını attıysa da başkaları farklılığı öne sürerek kadının doğasını yüceltir oldular. Evlilik yine istenir oldu, doğurmak, emzirmek kadınlar için yeniden kendini gerçekleştirme alanları gibi sunuldu. Kadın bir başbakanın emzirdiği çocukla Bakanlar kurulu topladığını gördük.
BH: Eskiye göre büyük kentlerdeki annelerin işinin daha zorlaştığını düşünüyorum. Eskiden gelenek baskısı geniş ailede geleneksel rol dağılımıyla paylaşılıyordu. Örneğin lohusalık dönemi -ki bir annenin en kırılgan dönemidir- geniş ailede bu sayede daha kolay atlatılıyordu. Oysa günümüzün çalışan kadınına yine annesi ya da kayınvalidesi yardıma koşuyor ama çocuğa verilecek bakımın salt annenin omuzlarında olacağı mesajı da veriliyor ve bu mesaj son siyasi söylemlerle de pekiştirilip, sıradanlaşıyor. Bir de bebeğin doğumuyla beraber babanın kendisini anne-bebek ilişkisinin dışında tutması var; Bu olgu geleneksel geniş ailelerde de mevcuttu ama babanın fiziksel ve/veya ruhsal yatırım eksikliğini ikame edecek bir sistem vardı. Şimdi bu da olmayınca anne bebeğiyle ilk dönemlerini kaygılı, öfkeli hatta depresif geçirebiliyor bu da anne-bebek ilk dönem ilişkilerini doğal olarak etkiliyor. Anne bu durumla baş edebilmek için bazen bebeğiyle hayali ikili bir sığınak yaratıyor. Dış koşulların yetersizliğiyle baş edebilmek için bebeğine daha sonra çocuğuna hem anne hem baba olma gibi, bilinçli ya da kısmen bilinçdışı tüm güçlü bir konum alarak çocuğun psiko-sosyal ve cinsel gelişimini olumsuz yönde etkileyebiliyor. İleriki yıllarda bu hayali tüm güçlülüğün etkisini annelerin ve çocuklarının ayrılma sorunsalı etrafındaki ciddi patolojilerde görüyoruz.
Teşekkürler Stella.

}